20.yüzyılda kırsal hayatı etkileyen teknolojik ilerlemeler, kente doğru bir yönelim anlamına gelmiştir. Teknoloji, mekanizasyonu beraberinde getirince tarım ve hayvancılıkta insan gücüne olan ihtiyaç azalmıştır. Ulaşımın da eskisine göre daha kolay hale gelmesi ile beraber kırdan kente doğru bir yönelim başlamıştır. Bunda, tabii ki kentlerdeki eğitim, sağlık ve çeşitli maddi imkanların çekiciliğinin de payı büyük olmuştur. Ülkelerin kentsel ve kırsal nüfusunun birbirine aykırı bileşenler olduğu, "Chicago School" olarak adlandırılan akıma göre tartışılmıştır. Bu düşünce akımının başlangıç noktası da, kentsel yaşamın kırsal yaşama göre daha avantajlı görünmeye başladığı 1930'lu yıllardır. Chicago School, kırsal nüfusun yerinde kalmasını, kent yaşamına katılmamasını, sosyo-ekonomik gerekçelere dayandırır.
1940'lı yıllardan sonra yaşanan teknolojik gelişmeler, Chicago School'u haksız çıkarmış gibi görünse de, bu dönemdeki değişimlerin "kelebek etkisi" (Lorenz, 1979) metropoliten kent düzeninde halen hissedilmektedir.
Tarımsal arazilerin, teknolojik gelişmeler sonucunda büyük kalabalıklar için çekiciliğini yitirmesi ve kentlere göç hareketi, gelişmekte olan bir çok ülkede yaşanmıştır. Üçüncü Dünya ülkelerine bakıldığında, özellikle 1950'li yıllardan 1980'lere kadar büyük kentlere, kırsal nüfusun hızla göç ettiği görülmüştür.
1940-1950'Lİ YILLAR: Göçler ve Kent Topraklarının Kuralsız Kullanımı 2
1930-1940 döneminin en önemli ekonomik politik özelliği dünyadaki ekonomik krizin dış ticaretimizi etkilemesi sonucu alınan önlemler olarak bilinmektedir. Bu önlemler içe dönük ve öz kaynaklara dayalı devlet öncülüğünde bir kalkınma biçimini tariflenmektedir. 1930-1945 yılları arasında etkisini sürdüren bu devlet öncülüğünde sanayileşme modeli kapsamında devlet çeşitli sanayi kollarında finansman ve denetim sağlamak üzere Sümerbank Etibank gibi kuruluşları örgütlemiştir.
Ancak 1939 yılında başlayan ikinci dünya savaşının ekonomik etkileri 1929 dünya ekonomik bunalımının başlattığı olumsuz etkileri artırmış ve 1940-1950 dönemlerinde etkisini sürdürmüştür.
1940-1950 dönemi bu olumsuz etkiler ile başlamıştır. Bu dönemde ekonomi içindeki gelirden en az payı alan kesim kırsal kesim olmuştur. 1936-1945 yılları arasında kırsal nüfusun ulusal gelirden aldığı payın kentsel nüfusa düşen ulusal gelir oranının yaklaşık olarak dörtte biri kadar olduğu bilinmektedir. Gerek sınırlı yatırım olanakları kıra yönelmediği için gerekse Osmanlı döneminden arta kalan toprak işleme teknolojisi ve toprak sahipliğinde yapısal değişmeler yapılmadığı için tarım emekçisinin marjinal verimliliği bu dönemde çok düşüktür. 1927, 1929 ve 1945 yıllarında toprak dağılımındaki eşitsizlikleri giderebilmek için belirli yasalar çıkarıldıysa da bu yasalar uygulamada başarı bulamamıştır.
Gerçekte Marshall yardımının Ankara kenti nüfusuna etkisi 1950 yılından sonra yoğunlaşmıştır. Başkent olmasından ötürü daha çeşitli iş olanakları sunması beklenen Ankara, Marshall yardımlarının etkisiyle kırdan kente akın eden nüfus baskısı altında giderek artan oranda nüfus baskısı altına girmiştir. 1935-40 yılları arasında nüfus artış hızı %29 olan kentte 1940-1950 yılları arasında %89 a yükselmiştir.
Yapılan araştırmalara göre 1948 yılına gelindiğinde ülkemizin büyük kentlerinde 25-30 bin civarında gecekondu bulunmakta olup, 6188 sayılı Yasanın çıktığı 1968 yılında bu sayı 80 bini bulmuştur. Daha sonra ise yılları itibari ile gecekondu sayısı ülkemizde sürekli bir artış göstermiştir. 21 yüzyılın ilk yıllarında bu sayının 2200000 dolaylarında olduğu tahmin edilmektedir. Kentlerimizde ortalama hane halkı büyüklüğü 5 olarak kabul edilirse ülkemizde 11 milyon civarında gecekonduda yaşayan insanımızın olduğu ortaya çıkmaktadır.
Ülkemizde gecekonduda yaşayan nüfus sayısı kentten kente değişmekle birlikte bu oran en çok gecekondu bulunan beş büyük kentimizde %50 civarındadır.
Gecekondu alanlarında yapı, barınma ve kentsel hizmet ölçütleri diğer kentsel alanlara oranla daha düşüktür. Bu alanlarda odabaşına 2,6 kişi düşmekte ve 1 veya 2 odalı konutlarda yaşayanların oranı yüzde 72'dir. Diğer taraftan gecekondu yapılarının yüzde otuzunu sağlam ve geri kalanının ise çürük veya onanılabilir nitelikte olduğu bilinmektedir.
Gecekondu yapılarının ve gecekondularda yaşayanların toplumsal ve ekonomik özelliklerine ilişkin bilgiler edinmek, ülkemizde gecekondu ve konut istatistikleri yetersiz olduğundan güçtür. Bu türlü bilgiler genellikle gecekondular üzerine araştırma yapmak isteyenlerce kimi bilim adamları ve araştırma kurumlarının yaptıklan araştırmalardan edinilir. Sözü edilen çalışmalarda gecekondu bölgeleri için nitelikli işçi oranının %25-30 dolaylarında olduğu ifade edilmektedir. Buna dayanılarak gecekondu bölgelerinde bir işsizlik sorunundan bahsedilemeyeceğini savunanlar var ise de bu alanlarda bir gelir sorununun bulunmadığından söz etmenin mümkün olmadığı ifade edilmektedir.
Birçok gecekondu araştırmalarında gecekondu bölgelerinde yaşayanlara iş türlerine İlişkin sorular yöneltilmiş olup alınan yanıtlar sınıflandırılmıştır. Buna göre kentten kente değişmekle birlikte nitelikli işçiler, düz işçiler, kamu görevlileri, küçük esnaf ve zanaatkår ve işsiz gibi kategoriler bu sınıflandırmada en çok yer tutmaktadır. Prof. İbrahim Yasa'nın 1966 yılında Ankara gecekonduları üzerinde yaptığı araştırma ile Tansı Şenyapılı'nın İstanbul'da yaptığı araştırmada nitelikli işçi oranı ile fabrika işleriyle örgütlü işlerde çalışanların oranı yüzde 27 ve yüzde 45 dolaylarında tespit edilmiştir. Ancak bu tür sınıflandırmalar tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır. Bu kümelerde yer alan insanların ayrıntılı olarak hangi işlerde çalıştıklarına bakıldığında nitelikli olarak sayılan işlerin çoğunun ayakkabı onarımcısı, garson, aşçı, yapı ustası vb işler olduğu görülmüştür. Nitelikli olarak sayılabileceklerin oranının gerçekte yüzde 5 oranında olduğu görülmüştür.
Düz işçilere gelince bunlar arasında ayakkabı boyacısı, taşıyıcı bileyici, sucu, sürücü yardımcısı, taşocağı,, kömür ve yapı işçileriyle belediye işçileri yer almaktadır. Bunların bir bölümü sanayi işçisi sayılamayacak türden işlerdir. Bu sonuçlar bizlere Şenyapılı ve Yasa'nın yaptığı sınıflandırmanın gerçek işgücü dağılımını göstermediğini ortaya koymaktadır.
Bu durumda gecekondu nüfusunun kentlerimizde sanayi işçilerini oluşturduğunu söylemek olanağı yoktur. Kaldı ki ülkemizde sanayide kapitalistleşme süreci 1960'larda başlamış olup, bu da gecekondulaşmanın başlamasından yaklaşık olarak yirmi yıl sonrasına denk gelmektedir. Hal böyle olunca gecekondu bölgelerinde işçi olarak bilinenlerin modern sanayide değil de geleneksel zanaatlar ve küçük sanat dallarında çalıştıkları kabul edilmelidir.
Diğer taraftan ülkemizde işgücünün yapısını doğru olarak yansıtmayan batılı yazarlarca marjinal kesim içindeki uğraşların neler olduğunu açıkça göstermeyen kavramlar, bunlara dayanarak sanayileşmeyle gecekondulaşmayı eş anlamlı kullanma yanılgısına düşmektedirler.
Gecekondu araştırmalarında ortaya çıkan bir diğer gerçek ise sanayi işçisi durumuna gelmemiş kitlelerin oluşturduğu adına alt proletarya denilen sınıfın gecekondu bölgelerinde yaşayanların büyük bir bölümünü oluşturduğudur. Bunun dışında kalanlar ise küçük kentsoylular durumuna gelebilmiş olan küçük ticaretle uğraşmaya başlayan esnaf kitleleridir.
Gecekondulaşmayı sağlıklı ve normal bir gelişmenin, sanayileşmenin kalkınmanın bir belirtisi olarak görenler bu bölgelerde yaşayanların içinde bulundukları ortamdan memnun olduklarının varsayarlar. Bu kişilerin köylerine dönmeyi düşünmediklerini gösteren araştırma bulgularına dayanarak bu savlarını güçlendirmek isterler. Her ne kadar bu alanlarda yaşayanların köylerinde dönme eğilimleri olmasa da bunun gerçek nedeni kentteki kazanç düzeyidir. Gecekondu araştırmalarının hemen hepsi bireylerin köydekinden daha çok gelir elde ettiklerini ortaya koymuştur. Ancak bu eğilimin temelinde yatan kentleşmeyi özelliklerine ve içeriğine bakmaksızın olumlu bir süreç gibi göstermek eğiliminden kaynaklanmaktadır. Bu durumda ülkenin ekonomik ve toplumsal bakımından önemli olan bireysel gelirlerin göreceli olarak artışından çok gecekondu nüfusunun temel sanayi kuruluşlarında çalışmasının sağlanabilmesidir.
Bugünkü biçimiyle kentleşmenin hızlı bir toplumsal değişmeye yol açtığı gerçektir. Bir görüşe göre gecekondularda yaşayanlar kentlere köy ve kasaba hayatını taşıyarak kentlerinizi köylüleştirmektedir. Diğer taraftan bunun aksini savunan bir görüş de yer almaktadır. Bu görüşe göre ise gecekondulaşma insanlan kentlileştirmektedir. Bunlardan ilk görüş kentleşmeye karşı olan ve kentleşmeyi kendi kentsoylu değerleriyle ölçenlerin görüşüdür.
Kentlerin sağladığı olanaklar sayesinde gecekondularda yaşayan ailelerin beslenme, giyinme, sağlık ve temizlik gibi alışkanlıklarıyla manevi yaşantıları ve değer sistemlerinde önemli değişmeler olmuştur. Okuryazarlık oranları artarak Ülke ortalamasını üstüne çıkmıştır. İş güç türleri arasında tarımsal nitelik taşıyanlar hemen hemen hiç kalmamıştır. Bununla birlikte gecekondularda yaşayanlar bir kısım alışkanlıklarını devam ettirdikleri de başka bir gerçektir. Bu durumda gecekondularda yaşayan ailelerin köy ve kent aileleri arasında bir geçiş aşamasında olduklarını göstermektir.