Hayatın garip bir ironisi var: En çok şikayet ettiğimiz şeyler, aslında sahip olduğumuz en büyük nimetlerdir.

Sabah işe giderken söylenirsin. Trafikten, yorgunluktan, bitmeyen sorumluluklardan yakınırsın. Ama bir an durup düşününce, o işe sahip olmanın ne kadar kıymetli olduğunu fark edersin. Çünkü herkesin sabah kalkıp gidecek bir işi yok. Bir maaş, bir düzen, bir amaç… Bunlar çoğu insanın hala aradığı şeyler.

Ailene söylenirsin. “Anlamıyorlar”, “çok karışıyorlar” dersin. Ama aslında seni düşünen, seni merak eden, iyi olmanı isteyen birilerinin olması büyük bir şanstır. Sessiz bir evin içinde kimsenin seni arayıp sormadığı bir hayat, çoğu zaman düşündüğünden daha ağır gelir insana.

Trafiğe söylenirsin. Kornalara, bitmeyen ışıklara, ağır ilerleyen yollara… Oysa o anın içinde bile fark etmeden sahip oldukların vardır: Seni bir yerden bir yere götüren bir aracın, ulaşmak istediğin bir yolun, varmak istediğin bir yerin.

Arkadaşlarına kızarsın. Bazen kırılırsın, bazen uzaklaşmak istersin. Ama bir gün gerçekten yalnız kaldığında anlarsın; o küçük tartışmaların bile bir bağın göstergesi olduğunu. Hayatında kimsenin olmaması, sorun yaşamamaktan çok daha büyük bir boşluktur.

İnsan çoğu zaman sahip olduklarını “normal” sayar. Elindekinin değerini, ancak onu kaybetme ihtimali doğduğunda ya da tamamen kaybettiğinde anlar. Oysa hayat, sürekli eksiklere odaklanarak yaşanacak kadar uzun değil.

Şikayet etmek insana anlık bir rahatlama verir belki, ama şükretmek derin bir huzur kazandırır. Çünkü bakış açını değiştirir. Aynı hayatın içinde, aynı koşullarda bambaşka bir duygu hali yaratır.

Bu yüzden bazen durmak gerekir. Şikayet ettiğin şeylere yeniden bakmak… İşine, ailene, arkadaşlarına, hatta yorulduğun hayatına.

Çünkü belki de bugün seni yoran şeyler, yarın özleyeceğin şeyler olacak.