Ben bu sohbet öncesi okumalarımda şeyi gördüm hocam. 2006'da siz şunu ifade ediyorsunuz aslında bu binaya dair. Hem burada geleneksel kendi bu coğrafyanın mimarisini ve evrensel ihtiyaçları da buluşturdum diyorsunuz.

Bunları buluşturdum. Aslında bu mimarlık şöyle bir dil aslında. Bakınca herkes her şeyi göremiyor. Bunu mimarla da sormak gerek. Yani geleneksel olan yeri onu ben kısmen görebiliyorum. Yani ikinci üçüncü kata kadar binanın taş duvarlarla çevrili olması bir Anadolu izlenimi veriyor bana hiç kuşkusuz. Üst katlarında çelik konstrüksiyonun başlamış olması, hele o herkesi UFO diye ironik değerlendirmesi bir evrensellik çağrıştırıyor. 

Bunu nasıl buluşturdunuz bu yapıda? 

Mimarlık benim için bir yaşamın yorumudur. Bu da Türkiye'de mütevazı olmaya gerek çok az mimarın yaptığı bir iş. Bu yapıda tabii daha önceki yapılarımda da vardı ama evet ben bu yapıda kendimce yerelle evrenseli geçmişle geleceği nasıl diyalog içine sokarım? Sentez kelimesini tam kullanmak istemiyorum. Çok başka bir iddia yok. Nasıl bir diyalog içinde yeni bir dil arayabilirim? Hakikaten araştırdım. Parti de buna itiraz etmedi. Bunları anlattım da ilk sunuşlarımda da anlattım açıkçası. Mesela başka bir seçenek vardı. Daha ayrı yapılardan oluşan bir külliyet türü vardı. Yani üç ayrı, dört üç ya da dört ayrı yapıdan oluşan bir külliye önerimiz de vardı. Onun yerine bunu seçti parti. Bu beş öneriden biri oydu. Şimdi tabii benim yetiştiğim kuşak 1970'ler Türkiye'de ciddi ulusalcılığın da tartışıldığı bir kuşak. Mimarlık da ikinci milli mimarinin hala etkilerinin sürdüğü bir dönem. Turgut Bey Türk Tarih Kurumu'nu bizden çok kısa bir sürede yapmış. Olağanüstü bir binadır. Cumhuriyet tarihinin bence en önemli binasıdır. Etkisinde kalmışız. Mesela taşı kullanırken bendeki etkisi; küçük ama anıtsal bir yapı yapmanın etkileri. Ondan sonraki mimarlığımda da vardır.

Turgut Bey'in bende büyük etkisi vardır. Bir yandan da dünyada gelişmekte olan bir yeni teknolojik dünya var. Uzaya açılıyorsun bir yandan. Çok yakın tarihlerde Ay'a gidilmiş. Yani içinde yaşadığımız çağ düşünülürse umut dolu bir çağ.  Çok umut veren bir çağ. Umutsuzluğu daha 12 Eylül hariç çok fazla yaşıyoruz. Genelinde umutlarımız ve hedeflerimiz var. Açılmayı düşünen bir çağ. Teknolojinin, mimarlığın birini yapı tekniği olarak da belirlemeye çalıştı. Sadece malzeme değil. Yapı yapma tekniği olarak da belirlediği bir çağ. Ama bu çağda bütün yapının, organizmasının belli olduğu birbirine eklemlenerek. Kötü örnekleri de var o yıllarda yaygın. Tünel kalıp sistemi başlamış. Hücre konut sistemleri başlamış. O zaman bunu seçiyor olmak da aslında bir ayrıcalık. Orada tabii bunu ararken bir şeyi de hayal etti. Bu yerel ve gelecekle ilgili o zaten görünüyor dediğin gibi. Yapının özellikle kamuya açık kısımları. Yani zemin ve birinci katı. Genelde toplantı salonları, komisyon odaları. Bütün bunları bilerek Ankara Taşı yaptık. Üstelik de bu çok özel bir Ankara Taşı'dır. Pembe Ankara Taşı'dır. O sanıyorum, şimdi hatırlamanız olacak ama Çankırı civarında bir taş ocağında çıkıyor.

Hatta müteahhitte çok sevilmiş aldığında. Gelen Şeyhan Teşefi'ye, Ankara Taşı'na bir fiyat koymuşlar. Yani biz bu taşlar, Ankara Taşı'ndan zaten epey çok kar edeceğiz diye. Taşaronlardan biri de tanıdığım bir mühendisti. Demiş ki ya emin misiniz ben mimarını tanırım. Siz demiş bir kendi fiyatınızı kontrol edin. O zaman fark etmişler bunun bir özel taş ocağından pembe Ankara Taşı oldu. 

Dolayısıyla kamuya ait yani bizim sivil Osmanlıcılık, Selçukluculuk oynamadan, sivil mimarimiz aslında kamuya ait kısmını, sokağa ait kısmını kum tutar. Onun üstüne hafif malzemeyle yapar. Deprem bölgesinde yaşamanın etkisi var, eldeki yapı teknolojisinin bilgisi var falan filan. Ama bu alttaki kumluk yukarıya geçince yapı kendini farkındaysan cumbalarla ya da strüktürünü ifade edersin. Yani ahşabı okursun bazı yapılarda. Ondan yeni bir estetik oluşturmuştur.

Sivil mimari aslında. Bağdadi sıvayı görüyorum ben bakınca. Dolayısıyla bu yapı kamuya ait kısmını kum tut ve Ankara Taşı tutan, onun üstündekini de çağımın hafif malzemesiyle, çelikle, camla ama içindeki yaşamı bir anlamda dışarıya vuran bir yapı kurguladık.

Dolayısıyla bakıldığı zaman böyle üstü ayrı yelken, uzaktan baktığınızda böyle altta küt bir baza, üstte böyle çelik cam ama tamamıyla iç dünyasını ifade eden bir şey. O benim tercihim mimar olarak.

Nedir o? Bu parti yapısı herhangi bir yapı değil. Bu Cumhuriyet Halk Partisi. Bunun kendi bir yapı sistemi var. Kendi içindeki bir bürokrasisi var. Genel başkanı, merkez yönetim kuruları, toplantı odaları, komisyon odaları. O yıllarda genel sekreteri. Dolayısıyla bu yapı pek çok kurumun ve temsiliyetin bir araya gelip oluşturduğu bir gövde. İnsan gövdesi gibi bir şey. Bunu gizlemeyip teşhir etmeyi seçtik biz. Yani bu yapıyı, şimdi diğer yapılar, diğerinde gördüğünüz gibi dörtgen bir kutu ya da herhangi bir kutu değil. Yapılabilir miydi? Yapılabilirdi. Onun yerine bir kereliğine ve özel bir sistemin vücut bulması olarak teşhir ettik. Aslında CHP genel merkezi, CHP yapılanmasının teşhiridir.

Şu UFO'yu bir sorayım ve onu yanıtlayarak programımızı sonlandırdım. O UFO ne? Benim kuşağımın yaklaşımında ve bilgi dünyasında merkez yönetim kurulu. Esas partinin karar verici organıdır. İdeal olanı. Dünya sol literatürü geleneği de bunun üstüne kurulur esasında. O nedenle ben yapının en göze batacak, en kendini teşhir edecek kısmını merkez yönetim kurulu olarak düşünüyorum. Yani dışarıdan bazıları genel başkan odası gibi algılarlar.

Öyle değildir. Çünkü bu kişi tapınıcılığı sonucu çıkmış bir şeydir. Ben de ısrarla hayır kardeşim sol bir partinin geleneği olması gerekeni merkez yönetim kuruludur. Kararlar orada oluşturulur, politikalar orada oluşturulur. O nedenle ben bunu bilerek teşhir etmeyi seçtim diyorum. Buna bir şey daha ilave edeyim. Formatını soracak ama mesela şey de yoktur. Balkon da yoktur. Son seçimde bile Genel Başkan Özgür Özel otobüsün üstüne çıkmış balkon konuşması yapıyor diyorlar. Özür dilerim ama bu da medyanın şartlanması.

Bilerek bu yapıda kitlerin üstünde bir lideri kabul etmeyen bir bakışta yaptığımız için bakarsanız hemen girişte  beş basamakla bir metre yukarıdadır binanın girişi. Balkon konuşması geleneğimiz. Çankaya'da balkona çıkılarak 218'i geçtiğimizi ilan edildiği bir sahne var. O balkondan kalmıyor. Belki ama sonradan tabii bu iş artık lider kültüne dönüşünce lider yukarıdan hitap eder. Bilerek o yerden bir metre yükseklikte kurulmuş bir tane hafif bakarsanız yarım silindir gibi bir taş kürsü var. Orası genel başkanlık sunuş kürsüdür arkadaşlar. Doğru ya da yanlış. O bir seçmeydi. Partinin buna bir itirazı olmadı o tarihte. Deniz Bey de hiç partide yüksekten nutuk atacağım demedi. Hala da yoktur.

Onu da bari ilave edeyim kapanmadan. Sonlandırmadan bir dakika içinde bir de bundan 20 yıl öncesinden bahsediyoruz. Ama bu bina o tarihlerde ben anımsıyorum akıllı bina olarak algılanmıştı. 

Evet bu yapı döneminin ilk akıllı binalarından biridir. Akıllı binadan kast edilen şey gittikçe bugün çok fazla gündemimize girmeye başlayan sürdürülebilirlik iklim değişikliği meselesinde doğayı en az zedeleyecek ve kirletecek bir bilinçte yapı kurmaktır. Akıllılığı odur binaların. O nedenle bu yapı aslında suyunu %70, elektriğini %30 daha az kullanan bir binadır. Hala da bu sistemler çalışıyor bu binada.

Röportajın tamamı için;

https://www.youtube.com/watch?v=T3Jr-iPvU9U