Bir süre önce kendisiyle Sakarya ve 30 Ağustos üstüne sohbet ettiğimiz ve sizlerden de çok yüksek düzeyde beğeni alan Cevdet Cantürk'le yeniden beraberiz. Sakarya savaşlarının günlerini kat ediyoruz, bunun üzerine konuşacağız.
- Sakarya Zaferini getiren 3 stratejik hamle var diyebiliriz. Bunlardan ilki savaşı Türk ordusunun istediği yerde kabul etmesiydi. Bu üstün düşman karşısında yeni kurulan orduyu ezdirmeme imkanını sağlamıştı, hem de düşmanın hareket üstünden giderek uzaklaşmasını ve zor bir duruma girmesine yol açmıştı.
Orduyu ezdirmemek için Sakarya Nehrinin gerisine çekilmek stratejik olarak avantaj sağlayan bir hareketti ama meclis çevresinde o büyük toprakları; Kütahya’yı, Eskişehir'i, taa Ankara'nın dibine kadar olan toprakları terk etmenin büyük gürültüleri oldu. Dolayısıyla buna cesaret etmek çok zor bir şeydi ama Mustafa Kemal çok deneyimli dahi bir komutandı.
Bunu biz söylemiyoruz. Tam da o günlerde Yunanistan'da yayınlanan bir gazete var, adı Patris. Şöyle bir haber spotu hatırlıyorum o gazeteden, bizim komutanlarımız varsa Türklerin de komutanları var. Üstelik Mustafa Kemal Birinci Dünya Savaşı'nın doğurduğu dahi bir komutandır diyor o gazetede. Yunan Kurmayları ya da komutanlara belki de masabaşı planlarına çok güveniyorlardı ama bu gerçeği Türk komutanlarının ne kadar pişmiş olduğu gerçeğinide ihmal ediyorlardı belli ki. Bu birinci stratejik hamle dediğimiz savaşı istediği yerde kabul etme çok önemli bir avantaj sağladı. Fakat geri çekilme kısmı, ricat denilen şey, maharetle uygulanması gereken bir hareketti çünkü böyle olmazsa tam bir bozgun yaşanırdı.
Orada da Mustafa Kemal'in deneyimlerini biliyoruz. Örneğin Kulp Boğazında, 1916-17 kışında, Ruslara karşı savaşırken önce orduyu geri çekti, sonra da o geri çekildiği noktadan daha uzağa bayrağı dikmeyi başardı çünkü bu onun gözünde sadece askeri bir manevra, biraz gerileme olur, sonra düşman geldiği yerden daha öteleri sürülür diye bakıyordu. Bu birinci hamleyi başardığı sırada Ankara'da gürültü koptu dedik ya, o tartışmalar sırasında Baş Kumandanlık meselesi gündeme gelmişti. İki penceresi vardı onunda. Birinci pencere niyetlilerinkiydi.
Zor durumda Mustafa Kemal'i ordunun başına geçirelim, nasıl olsa kaybedeceğiz, ondan da kurtuluruz diyenler vardı. Kısaca İttihatçılar diyelim onlara, hala İttihatçılık sevdasını güdenler de diyebiliriz ama çok nazik bir konu, tartışmalara açık, onun için burada bırakalım o kısmı. İkinci grupta gerçekten yürekten Mustafa Kemal'e inananlardı. Başkomutanlığı böylece bir şekilde üstlendi, kimsenin cesaret edemeyeceği o şartlar altında ve ikinci stratejik hamlesi geldi Tekalif-i Milliye. Bir ulus varını yoğunu- aslında hiçbir şey kalmamıştı. O kalan azıcık varlığını ordusuyla paylaştı. Mustafa Kemal bunu uzun süredir düşünüyordu belli ki çünkü 5 Ağustos’ta başkomutan oldu, 3 gün sonra Tekalif-i Milliye emileri, ki onlara ulusal hükümlülük deyelim biz. Bir kampanyadır. Tarihi eşsiz bir örnektir. 3 gün sonra bunu yayınlamak az şey değil.