Bazı taşlar, bazı kapılar vardır… Üzerlerinden binlerce yıl geçse de susmazlar. Konuşmazlar belki, ama fısıldarlar. Ve biz o fısıltıları duymak için yine yollardayız. Gizlenenin Peşinde bu kez bizi Ankara’nın en eski sırrına, Polatlı yakınlarındaki Gordion Antik Kenti’ne götürüyor.

Adı efsanelere karışmış bir kapının önündeyiz. Burası, yalnızca bir kentin girişi değil… Aynı zamanda kehanetlerin, sırların, hatta koca bir Asya’nın kaderini değiştiren düğümün başlangıç noktası.

Çiftçiden Krala Uzanan Yol

Burada anlatılanlar sıradan değil. Çünkü bu toprakların kralları bile seçilmez, “belirlenir”… Rivayet o ki, bir zamanlar Frigya topraklarında yoksul bir çiftçi yaşarmış. Adı Gordias. Her gün tarlasını sürer, öküze bağlı kağnısını çeker, yaşam kavgasını sürdürürmüş. Derken bir gün gökyüzü karışır. Kuşlar, türlü türlü kuşlar, olağanüstü bir şekilde aynı anda havalanır.

Halk arasında böyle şeyler tesadüf sayılmaz. Gordias da bunun bir işaret olduğunu hisseder. O dönemde burada, Jüpiter’e, Kibele’ye adanmış kutsal tapınaklar var. Kahinler, halkın aklını kurcalayan ne varsa cevabını onlardan bekliyor.

Gordias da o yolun yolcusu olur. Tapınağa varmadan önce genç bir kız çıkar karşısına. Ve işte kehanetin düğümü burada başlar. Genç kız, Gordias’a bu kuşların rastgele uçmadığını, bir işaret taşıdığını anlatır. Tapınağa giderse cevabı bulacaktır. Ve dahası, kral olacaktır!

Halkın Beklediği İşaret

Tapınakta kahinler onu bekliyordur sanki… Yüzlerce yıldır kulaktan kulağa aktarılan öyle bir söylenti vardır ki; gökyüzünde kuşlar olağan dışı bir hareket yaptığında, kente kurtuluş getirecek kral da kapıdan içeri girecektir.

İşte o kapı, bugün hâlâ burada duruyor. Taşları aşınmış, zamana direnmiş ama efsanesinden zerre kaybetmemiş halde… Ve o gün, Gordias kağnısıyla, yanında eşi ve küçük oğlu Midas’la birlikte kapıdan içeri girer. Halk, kahinler, herkes nefesini tutmuştur. Kimileri gerçekten beklediği kralın geldiğini düşünür, kimileri sadece köylü bir adam görür. Ama sonuç değişmez: Gordias kral ilan edilir.

Düğümün Ardındaki Sır

Tahta çıktıktan sonra Gordias, kağnısının boyunduruğunu çıkarır, tapınağın avlusuna götürür. Oraya öyle bir düğüm atar ki… Her ip birbirine dolanır, her çıkmaz yol birbirine bağlanır. O günden sonra o düğüme bir anlam yüklenir: Kim o düğümü çözerse, Asya’nın hâkimi olacaktır!

İşte “Gordion Düğümü” efsanesi böyle başlar.

İskender ve Düğümün Sonu

Aradan yüzyıllar geçer… Asya’nın hakimi olmak isteyen nice kral, nice fatih, o düğümün peşine düşer. Hiçbiri başaramaz.

Ta ki M.Ö. 334 yılında Büyük İskender Anadolu’ya ayak basana kadar… Genç komutan, seferinin ortasında Gordion’a uğrar. Ona düğümü gösterirler. İskender bir süre inceler, çözmeye çalışır, ama sabredemez. Ve meşhur hamlesini yapar: Kılıcını çeker, düğümü ortadan ikiye ayırır.

Halk, kahinler, askerler… Herkes bir anda susar. Kehanet tamamlanmıştır. Ve İskender, bu sembolik zaferden sonra Asya’nın fethine çıkar. Kehanet yerini bulur, ama sonu herkes için aynı olmaz.

Frig kahinleri, İskender’in genç yaşta ölümünü de düğümün “gerçekten çözülmemesine” bağlar. Kılıç kesmiş olabilir, ama çözmemiştir.

Bugün Gordion’da

Aradan geçen binlerce yıla rağmen, Gordion’un taşları hâlâ konuşuyor. Kapı burada, düğümün hikâyesi burada… Anadolu’nun tam ortasında, Ankara’ya bir saatlik mesafede, insan ister istemez soruyor:

Peki, ya bugün? Kim o kapıdan içeri giriyor? Kim, hangi düğümleri çözüyor? Ve hangi düğümler hâlâ bekliyor?

Biz yine Gizlenenin Peşinde yola çıktık… Bu taşların, bu sessiz kapının anlattıklarını duymak için…