Büyük adamların hayatında, tarih kitaplarının görmezden geldiği küçük anlar vardır. Nutuk’ta geçmez. Resmî tutanaklara düşmez. Ama o küçük an, insanı insan yapan zayıflığı gösterir.
Mustafa Kemal’in bir “ticaret işi” yüzünden para kaybettiği hikâyesi de böyledir.
Mütareke İstanbul’u… İşgal altındaki bir şehir. Paşalar, eski ittihatçılar, tüccarlar, aracılar… Herkes bir şey çeviriyor. Herkes bir “iş” peşinde. Kimi memleketi kurtarma planı yapıyor, kimi cebini doldurma.
İşte o atmosferde biri çıkar. İyi giyimli, kibar, güven telkin eden biri. “Paşam,” der, “paranız atıl durmasın. Biz bunu işletelim. Siz ticaretle uğraşmazsınız, biz hallederiz.”
Söz, insanın kulağına bal gibi akar. Hele ki cebinizde sınırlı imkân varsa, gelecek belirsizse, İstanbul’un üstünde İngiliz bayrakları dalgalanıyorsa… Bir güven cümlesi, bazen en sağlam iradeyi bile yumuşatır.
Mustafa Kemal belli bir miktar para koyar. Çevresinden bazı isimler de aynı güvenle katkıda bulunur. Aralarında yaveri Cevat Abbas da vardır.
Cevat Abbas’ın durumu farklıdır. O zengin değildir. Anlatıldığına göre dışarıdan borç bulur, biriktirdiğini ortaya koyar. Çünkü mesele para değildir; mesele Paşa’ya duyduğu güvendir.
Sonra bir gün adam ortadan kaybolur.
Ne ticaret vardır ortada, ne kâr, ne açıklama.
Bu hikâyenin en çarpıcı sahnesi köprüdedir.
Cevat Abbas bir gün o adamla karşılaşır. İstanbul’un kalabalığında, bir köprü üzerinde. İçinde biriken öfke, borcun ağırlığı ve Paşa’ya duyduğu sadakat aynı anda patlar. Yaklaşır. Yakasına yapışır.
“Ben Paşa değilim,” dediği rivayet edilir. “Paramı vermezsen seni buradan aşağı atarım.”
Bu cümle, hikâyenin bütün ruhunu taşır.
Mustafa Kemal bu olayı sonradan anlatırken kendine kızar gibi anlatır. Bir tür iyi niyet saflığı… Ama Cevat Abbas için bu mesele farklıdır. Paşa’nın güvenini suistimal eden birine tahammül edemez. Paranın tamamını değilse bile bir kısmını zorla geri aldığı söylenir.
Rakamlar anlatıdan anlatıya değişir. Kimi yüz elli lira der, kimi sekiz yüz, kimi bin. Rakam büyür küçülür; ama hikâyenin özü değişmez:
Bir güven kurulmuş, o güven bozulmuştur.
Bu olayın doğrulanmış bir mahkeme kaydı yok. Resmî bir dolandırıcılık dosyası da yok. Ama dönemin hatıratlarında, Mustafa Kemal’in bu “ticaret macerasını” anlattığı ve bundan ders çıkardığı bilinir.
Belki de bu yüzden, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında ekonomik meselelerde son derece temkinli bir tavır görürüz. Devletle şahsî paranın arasına kalın bir çizgi çekilir. Kamu malı ile özel çıkar arasındaki mesafe, neredeyse obsesif bir dikkatle korunur.
Bir insan bir kez yanıldığında, ikinci kez aynı hatayı yapmamaya yemin eder.
Bu hikâye bana hep şunu düşündürür:
Biz Mustafa Kemal’i meydanlarda, cephelerde, kürsülerde görmeye alışığız. Ama onu bir köprü üzerinde, bir dolandırıcının ardından kalan hayal kırıklığıyla düşünmek… İşte o görüntü, tarihî figürü insana yaklaştırır.
Çünkü lider dediğimiz kişi de güven duyar. O da ikna olur. O da bazen yanılır.
Onu büyüten şey, hiç yanılmaması değil; yanıldıktan sonra kendini ve sistemini yeniden kurabilmesidir.
Cevat Abbas’ın köprüde boğaza sarılışı ise başka bir şeyi gösterir: Sadakat, bazen liderin yapamayacağını yapmaktır. Paşa’nın vakarını korumak için yaverin öfkeyi üstlenmesidir.
Belki para kaybedildi.
Ama o köprüde başka bir şey kazanıldı:
Cumhuriyet’i kuracak kadronun birbirine duyduğu güven.
Ve belki de asıl ders şudur:
Bir millet kurmak isteyen adam, bir kez ticarette yanılabilir. Ama bir daha devlet işinde kimseye o kadar kolay güvenmez.