Bazı kadınlar vardır… Adlarını tarihin resmî sayfalarında bulamazsınız. Onlar satır aralarında yaşar, koca bir hayatı birkaç fotoğraf, birkaç cümle, belki de sadece bir bakışla anlatırlar. Fikriye Hanım, işte o kadınlardan biridir. Mustafa Kemal’in hayatındaki yeri ne resmî sıfatlarla tanımlanabilir ne de sıradan bir aşk hikâyesiyle. O, koşulsuz sadakatin, sarsılmaz aşkın ve hazin bir sonun adıdır.
Fikriye, Atatürk’ün yanında olduğu yıllarda hiçbir zaman gölgelerden çıkmak istemedi. Ne unvan, ne şatafat, ne de makam peşindeydi. Onun tek derdi, sevdiği adamın yanında olmak, nefesini onun nefesiyle bir saymaktı. Ankara’nın rüzgârlı tepelerinde, Çankaya Köşkü’nün taş merdivenlerinde, bir bakışıyla bile anlatabildiği koca bir hikâyesi vardı.
Fakat bu hikâyenin bir de hüzünlü yanı vardı. Aşkı, zamanın ve şartların duvarına çarptı. Latife Hanım’la evlilik dönemi, Fikriye için artık kapıda bekleyen bir fırtına demekti. Ve o fırtına, bir Mayıs gününde patladı. Resmî kayıtlara “intihar” olarak geçti ama kim bilir, belki de bu son, kalbinin kaldıramayacağı bir sarsıntının adıydı. Çankaya’nın bahçesinden yükselen o tek silah sesi, bir dönemin en sessiz kahramanını tarihin en büyük suskunluğuna gömdü.
Bugün Fikriye’yi anarken, sadece “Atatürk’ün sevdiği” demek yetmez. O, sevilene adanmış bir ömrün, hiç karşılık beklemeyen bir sadakatin, zamanın ruhuna sığmayan bir aşkın sembolüdür. Ölümü hâlâ kuşkulu, hikâyesi hâlâ eksik, ama hissettirdikleri tamamdır. Bazı aşklar vardır, tamamlanmaz; işte bu yüzden sonsuza kadar yaşar. Fikriye Hanım’ın adı da tam olarak böyle yaşar…
Kişisel Not: Onu tanımlayan üç kelime: Sadakat, aşk, hüzün.