Screenshot 20261016 201505 Chat G P T

Tarih bazen büyük savaşlarla, bazen de birkaç satırlık bir telgrafla değişir.

17 Ekim 1922, Millî Mücadele tarihimizin pek üzerinde durulmayan, ancak Cumhuriyet'e giden yolun anlaşılması bakımından son derece önemli günlerinden biridir.

O gün İstanbul'dan Ankara'ya gönderilen bir telgraf, yalnızca iki hükümeti değil, iki ayrı egemenlik anlayışını karşı karşıya getirmişti.

Ortada ilginç bir durum vardı: Bir millet, bir ülke, fakat kendisini temsil etme iddiasındaki iki hükümet!

SAVAŞ KAZANILMIŞTI, PEKİ DEVLETİ KİM TEMSİL EDECEKTİ?

Büyük Taarruz kazanılmış, İzmir kurtarılmış, 11 Ekim 1922'de Mudanya Mütarekesi imzalanmıştı.

Askerî mücadele yerini diplomasiye bırakıyordu. Yaklaşan barış görüşmeleri öncesinde cevaplanması gereken hayati bir soru vardı:

Türkiye adına barış masasına kim oturacaktı?

İşte bu ortamda Osmanlı Sadrazamı Tevfik Paşa, 17 Ekim 1922'de Mustafa Kemal Paşa'ya bir telgraf gönderdi.

Tevfik Paşa, barış görüşmelerinde İstanbul ve Ankara hükümetlerinin birlikte hareket etmesini öneriyordu. Görünüşte millî çıkarları korumaya yönelik bu teklif, gerçekte İstanbul Hükümeti'nin devlet adına temsil yetkisini sürdürme arayışıydı.

Çünkü ortak temsil, İstanbul'un Ankara ile eşit siyasal meşruiyete sahip olduğunun kabulü anlamına gelebilirdi.

MUSTAFA KEMAL'İN CEVABI

Mustafa Kemal, 18 Ekim'de İstanbul'daki TBMM temsilcisi Hamit Bey'e gönderdiği mesajla tutumunu ortaya koydu.

Türkiye Devleti'nin geleceğinden sorumlu tek meşru makam, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'ydi.

İstanbul Hükümeti'nin devlet işlerine müdahalesi kabul edilemezdi.

Bu cevap, Tevfik Paşa'ya doğrudan yazılı olarak değil, Hamit Bey aracılığıyla sözlü biçimde iletildi.

Ancak telgraflaşma burada sona ermedi.

Tevfik Paşa, 29 Ekim'de bu kez doğrudan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne başvurdu. Barış görüşmelerinde birlikte hareket edilmesi düşüncesini yeniden gündeme getirdi.

Bu ikinci girişim Ankara'da sert tepkilere yol açtı.

Çünkü mesele artık yalnızca Lozan'da kimin bulunacağı değildi. Devletin egemenliğinin kime ait olduğu tartışılıyordu.

Ankara, İstanbul'dan yetki istemiyordu. Millet adına kazandığı temsil yetkisini başka bir hükümetle paylaşmayı reddediyordu.

BİR TELGRAFTAN SALTANATIN SONUNA

17 Ekim'de başlayan bu yazışmalar, beklenenden çok daha büyük bir siyasal hesaplaşmanın parçası hâline geldi.

İstanbul Hükümeti'nin barış görüşmelerine ortak katılma ısrarı, Ankara'da saltanatın varlığının yeniden tartışılmasını hızlandırdı.

Ve 1 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi saltanatı kaldırdı.

Böylece yüzyıllardır Osmanlı hanedanında bulunan siyasal egemenliğin sona erdirilmesi hukuken karara bağlandı.

17 Ekim telgrafı tek başına saltanatın kaldırılmasının nedeni değildi. Ancak bu tarihî kararın hemen öncesinde, iki hükümet arasındaki yetki çatışmasını bütün açıklığıyla görünür kılmıştı.

ANKARA'NIN BAŞKENTLİĞE UZANAN YOLU

Bu olayın Ankara açısından da özel bir anlamı bulunuyor.

Ankara henüz başkent ilan edilmemişti. Bu kararın alınmasına yaklaşık bir yıl vardı.

Fakat Millî Mücadele'nin yönetildiği, savaşın kazanıldığı ve devletin geleceğinin belirlendiği siyasal merkez artık Ankara'ydı.

İstanbul'da saray, sadrazamlık ve yüzyılların devlet geleneği bulunuyordu. Ankara'da ise milletin egemenliğini esas alan bir Meclis vardı.

17 Ekim 1922'de karşı karşıya gelen yalnızca iki şehir değildi.

Bir tarafta hanedan egemenliğine dayanan eski düzen, diğer tarafta millî egemenlik üzerine kurulmakta olan yeni devlet anlayışı bulunuyordu.

Ankara'nın başkent oluşunu da yalnızca coğrafi veya askerî gerekçelerle açıklamak bu nedenle eksik kalır.

Ankara, yeni egemenlik anlayışının merkezi olduğu için başkentliğe uzanmıştı.

17 Ekim 1922'de İstanbul, Ankara ile birlikte konuşmak istiyordu. Ankara ise millet adına konuşma yetkisinin artık tek bir yerde bulunduğunu söylüyordu.

İki hükümet vardı. Ama Türkiye'nin geleceğinde iki ayrı egemenliğe yer yoktu.

Cumhuriyet'e giden yol, işte bu tarihî hesaplaşmadan geçiyordu.