SESSİZLEŞEN ŞEHİR

Abone Ol

Mahalle bitti, geriye yalnızlık kaldı.

Bir zamanlar şehir dediğin, sesle yaşardı.
Sabahları fırından çıkan ekmeğin buharı, sokakta yankılanan bir “günaydın”, akşamları apartman merdivenlerinden gelen ayak sesleri… Hepsi bir şehrin nabzıydı.
Şimdi o nabız atıyor ama duyulmuyor. Çünkü şehir sessizleşti — kalabalığın içinde sessizleşti.

Kentsel dönüşüm, yalnız duvarları değil, insanın içindeki sesi de değiştirdi.
Yeni binalar yapıldı ama eski sesler orada yankılanmadı.
O eski mahalle sohbetleri, bir çocuğun “teyzeciğim” deyişi, bir komşunun kapıya bıraktığı tabak… Hepsi plan dışı kaldı.
Yeni şehir planlarında insanın sesi, çizim hatası gibi silindi.

Bir şehir sadece yüksek binalarla değil, alçakgönüllü insanlarla yaşar.
Ama o insanlar da yerinden edildi.
Birlikte yaşamanın ritmini, birbirini tanımanın sıcaklığını kaybettik.
Artık kimse kimin yanında oturduğunu bilmiyor; herkes birbirinin duvarını görüyor, yüzünü değil.

Eskiden şehri anlatmak kolaydı: “Şu sokakta Ahmet amca oturur, şu köşede Şükran teyze yaşar.”
Şimdi şehir anonimleşti.
Her bina aynı, her yüz birbirine benzer, her balkon sessiz.
Bu sessizlik, sadece gürültünün içinde kaybolmuş bir sessizlik değil; anlamını yitirmiş bir sessizlik.
Artık şehirde birine rastlamak değil, kimseye çarpmadan yürümek başarı sayılıyor.

Modern şehirlerin ışıkları fazla, ama sözü az.
Bir çocuk parkta bağırdığında bile rahatsız olan bir toplum olduk.
Oysa bir zamanlar o ses, bir mahallenin mutluluğuydu.
Şimdi parklar bile sessiz; salıncaklar dönüyor ama gülüşler dönmüyor.

Kentsel dönüşümün en büyük bedellerinden biri, bu sessizliktir.
Evlerin içi doldu, ama sokakların içi boşaldı.
Bir şehrin hafızası, o sokaklarda yürüyen insanların adımlarında gizlidir.
Şimdi asfalt yeni, yollar geniş, ama ayak izleri yok.

İletişim araçları arttı, ama konuşma azaldı.
Şehirde artık herkes birbirini “duyuyor”, ama kimse kimseyi “dinlemiyor.”
Balkonlar televizyon ışıklarıyla dolu, pencereler perdelerle kapalı.
Bu kadar çok pencere varken, nasıl bu kadar az bakış var?

Bir şehir sessizleştiğinde, o sessizlik yalnız binaların değil, insanların yorgunluğudur.
Kentsel dönüşümle birlikte, toplumsal dönüşüm de yaşanıyor ama yönü yanlış:
Dayanışmadan bireyciliğe, komşuluktan mülkiyete, paylaşımdan tüketime…
Artık bir mahallede çocuk sesi duymak istiyorsan, parka gitmen gerekiyor.
Oysa eskiden, parklar mahallenin dışındaydı; şimdi hayatın kendisi park dışına taşındı.

Belki de biz yanlış şeyi dönüştürüyoruz.
Binaları yenilerken sesimizi kaybettik.
Duvarları boyadık ama kalplerimizi soluk bıraktık.
Bir şehrin gelişmişliği, kaç katlı binalarla değil, kaç selamla ölçülür.
Ve biz selamı unuttuk.

Şimdi sokağa çıktığında duyduğun ses, artık bir şehir sesi değil; motor, klakson ve inşaat gürültüsü.
Şehrin sesi değil bu, suskunluğun sesi.
Çünkü bir şehir, ancak insanları konuştuğu sürece yaşar.
Susturulmuş bir şehir, planı düzgün bir mezarlık gibidir.

O yüzden belki de bu sessizliği bozmak gerek.
Bir “günaydın”la, bir tebessümle, bir selamla.
Yoksa şehir bir gün tamamen susacak.
Ve biz o zaman anlayacağız ki, en çok gürültü çıkaran dönemimizde aslında en sessiz bizmişiz.