Türkiye’de kentsel dönüşüm ve kentsel yenileme, sanıldığı gibi kapsamlı bir yasal çerçevenin ürünü olarak başlamadı. Aksine, bu alandaki ilk ciddi kamusal deneyim, 1989 yılında Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde, Murat Karayalçın döneminde, neredeyse bütünüyle yasal bir boşluk içinde filizlendi. O yıllarda Türkiye’de kentsel dönüşüme ilişkin ne özel bir yasa vardı, ne yönetmelik, ne tüzük, ne de bu süreci tanımlayan bir kamusal vergi ya da mali araç.
İşte tam da bu yokluk içinde, Dikmen Vadisi Projesi üretildi. Kamunun masada olduğu, ölçeğin tek tek parselleri değil bütün bir vadiyi ve mahalle dokusunu kapsadığı, yerinde dönüşümün, sosyal uzlaşının ve kamusal sorumluluğun birlikte düşünüldüğü bir denemeydi bu. Hukuki güvenceye değil; kamusal akla, siyasal cesarete ve toplumsal mutabakata yaslanıyordu.
Aradan geçen onca yıla, çıkarılan yasalara ve yaratılan teknik imkânlara rağmen, ironik olan şudur:
Yasal dayanağı olmayan bu ilk deneyim, içerik, yöntem ve toplumsal sonuçlar açısından, bugün sahip olunan tüm mevzuata rağmen üretilen projelerin büyük bölümünden daha nitelikli kaldı.
Ama tam da sorun burada başladı.
Dikmen Vadisi bir model olmadı; bir istisna olarak kaldı. Ülke çapında, yüksek riskli ve geniş alanlara yayılan dönüşüm ihtiyacı varken, bu deneyim yaygınlaştırılmadı. Kent ölçeğinde düşünmek yerine, ölçek bilinçli biçimde küçültüldü. Mahalleler parçalara ayrıldı, parseller birbirinden koparıldı, en sonunda dönüşüm apartman kapısının önünde durduruldu.
Bu bir teknik zorunluluk değildi.
Bu, kamunun geri çekilme tercihiydi.
Kentsel dönüşüm büyük alanlarda kamusal sorumluluk gerektirir. Plan ister, sosyal politika ister, uzlaşma ister. Ama aynı zamanda siyasal risk taşır. Büyük alana giren kamu, yurttaşa hesap vermek zorundadır. Oysa parsel ölçeğinde dönüşüm, bu yükten kurtulmanın en pratik yoludur. Kamu çekilir, yurttaş müteahhitle baş başa kalır. Risk bireyselleşir, sorun özelleşir; sonuçlar da kişisel bir “anlaşma” gibi sunulur.
İşte bu noktada 6306 sayılı yasa devreye girdi. Kâğıt üzerinde bakıldığında, yerel yönetimlere son derece güçlü araçlar tanıyan bir yasal çerçeveydi bu. Kamulaştırma, rezerv alan, kira desteği, planlama yetkisi… Yani dönüşümü gerçekten kamusal bir zeminde yürütmek isteyen bir idare için fazlasıyla imkân vardı.
Ama bu imkânlar büyük ölçüde kullanılmadı. Belediyeler, bu yetkileri kamu lehine seferber etmek yerine, süreci parsel bazlı bir pazarlık düzenine terk etmeyi seçti.
Yasa vardı.
Yetki vardı.
Ama kamusal irade yoktu.
Kamunun bizzat yürüttüğü bazı dönüşüm denemeleri ise başka bir kırılma yarattı. Yerinde dönüşüm vaadi, yerinden etme pratiğine dönüştü. İnsanlar yaşadıkları mahallelerden koparıldı, kentin çeperlerine sürüldü. Sosyal bağlar, komşuluk ilişkileri, gündelik hayatın hafızası yok sayıldı. Evler yenilendi belki ama hayatlar parçalandı. Dönüşüm, bir iyileştirme değil; bir tasfiye duygusu yarattı.
Bugün gelinen noktada “kentsel dönüşüm” denildiğinde akla gelen şey artık bir şehir politikası değil. Bir apartmanın yıkılıp yeniden yapılması, birkaç metrekare fazla almak için verilen bireysel mücadeleler, müteahhitlerle imzalanan kırılgan sözleşmeler… Kamu, bu hikâyede ya hiç yok ya da sadece uzaktan izleyen bir figür.
Oysa kent dediğimiz şey, apartmanların toplamı değildir.
Kent; ilişkidir, bellektir, sürekliliktir ve ortak yaşamdır.
Dönüşüm bu unsurları koruyamadığında, geriye sadece betonun yenilenmiş hâli kalır.
Bugün dönüp geriye baktığımızda şunu açıkça görüyoruz:
Türkiye’de kentsel dönüşümün hikâyesi bir ilerleme çizgisi değil; tersine bir gerileme eğrisidir. 1989–1994 arasında, hiçbir özel yasa yokken, kamunun sorumluluk almaktan çekinmediği bir zeminde üretilen Dikmen Vadisi deneyimi; kamusal ölçeğin, sosyal uzlaşının ve yerinde dönüşümün mümkün olduğunu göstermişti.
Sonrasında ise, yasal altyapı güçlendikçe, kamusal akıl geri çekildi.
Bu yüzden Türkiye’de kentsel dönüşüm, bir başarı hikâyesi olarak anlatılamıyor. Çünkü bu süreç, depreme karşı güvenli şehirler üretmekten çok, kamusal aklın nasıl terk edildiğinin hikâyesine dönüştü. Bugün yaşadığımız hüsran; yalnızca yanlış projelerin değil, bilinçli olarak bırakılmış bir kamu sorumluluğunun sonucudur.