Kentsel dönüşüm bu ülkede artık bir şehircilik politikası değildir. Bu, deprem tehdidi gerekçe gösterilerek sürdürülen sürekli bir olağanüstü hâl rejimidir. Kentler, hukukun, planlamanın ve kamusal denetimin askıya alındığı alanlara dönüştürülmüş; “aciliyet” adı altında her türlü keyfiyet sıradanlaştırılmıştır.
Deprem, burada bir doğa olayı olarak değil, yönetim tekniği olarak kullanılmaktadır. Korku diri tutulur, süreklileştirilir ve siyasallaştırılır. Yurttaşa her gün aynı mesaj fısıldanır:
“Ya şimdi razı olursun, ya yarın geç olur.”
Bu, olağanüstü hâl şehircilğinin temel cümlesidir.
Fikirtepe bu yüzden bir istisna değil, bu rejimin erken bir provasıdır. Orada yaşananlar ne bir plansızlık ne de talihsizliktir. Orada, hukukun gevşetildiği, planın esnetildiği, itirazın “aciliyet” gerekçesiyle bastırıldığı bir model denenmiştir. Ve bu model, başarıyla başka alanlara taşınmıştır.
Olağanüstü hâl şehircilği şunu sever:
– Hız
– Belirsizlik
– Muğlak yetkiler
Çünkü hız denetimi boğar.
Belirsizlik pazarlık gücünü kırar.
Muğlaklık sorumluluğu dağıtır.
Yerel yönetimler bu rejimde mahalleyi savunan aktörler olmaktan çıkar, uygulama memurlarına dönüşür. “Yetkim yok” cümlesi, yalnızca bir mazeret değil, bu düzenin kabul edilmiş parçasıdır. Merkez, depremi ulusal güvenlik meselesi olarak çerçeveler; böylece planlama tartışması siyasal bir lüks gibi sunulur. Sermaye ise bu olağanüstü hâl ortamında en rahat hareket eden aktör olur; çünkü kimse hızın ortasında hesap sormaz.
Bu noktada kent artık bir yaşam alanı değil, acil müdahale sahasıdır. Sürekli yıkılan, sürekli yeniden yapılan, ama asla tamamlanmayan bir şantiye. İnsanlar komşu değil, “hak sahibi”dir. Mahalle belleği değil, “taşınma takvimi” vardır.
Deprem korkusu altında bırakılan yurttaş, yalnızca evini kaybetmez.
Haklarını kaybeder.
Söz hakkını kaybeder.
Zamanını kaybeder.
“Şimdi imzala, sonra bakarız” denilen her sözleşme, olağanüstü hâl şehircilğinin bir belgesidir. Bu belgelerde ne eşitlik vardır ne güvence. Ama hepsi “hayat kurtarıyoruz” cümlesiyle paketlenir.
Oysa hayat kurtarmak, hukuku askıya alarak olmaz.
Kent korumak, insanı ezerek olmaz.
Depreme hazırlık, korkuyla yönetilmez.
Ama korku siyaseti tam da bunu ister. Çünkü korku soru sordurmaz. Korku karşılaştırma yaptırmaz. Korku “neden” dedirtmez. Korku, itaat üretir. Bu yüzden kentsel dönüşüm adı altında yapılan birçok proje, güvenli kentler değil; sessiz kentler üretir.
Fikirtepe’ye bakınca görülen şey yarım kalmış binalardan ibaret değildir. Orada, olağanüstü hâlin nasıl kalıcılaştırıldığını, geçici denilen yetkilerin nasıl kalıcı tahribata dönüştüğünü görürüz. Bugün istisna gibi sunulan her uygulama, yarının normu hâline gelir.
Sorun deprem değildir.
Sorun aciliyet değildir.
Sorun, aciliyeti sürekli bir yönetim biçimine dönüştüren zihniyettir.
Gerçek kentsel dönüşüm, olağanüstü hâl mantığıyla değil, olağan akılla yapılır. Planla, şeffaflıkla, kamusal denetimle. Aksi hâlde dönüşüm değil, tasfiye yaşanır: kentin tasfiyesi, kamunun tasfiyesi, yurttaşlığın tasfiyesi.
Asıl soru artık şudur:
Bu şehirler depremden mi korunuyor,
yoksa korku üzerinden yeniden mi ele geçiriliyor?
Bu soruya dürüstçe cevap verilmedikçe, atılan her temel biraz daha olağanüstü hâl şehirciliğinin kalıcı enkazına dönüşecektir.