KASTAMONU’NUN SOKAK VELİLERİ: DELİLER, KADINLAR VE BİZ

Abone Ol

Ama bugünkü anlamıyla değil.

Bunu söylerken bir suçlama ya da nostaljik bir süsleme yapmıyorum. Bildiğim, gördüğüm, içinde büyüdüğüm bir hâli anlatıyorum. O yıllarda sokakta gördüğümüz bu insanlar, şehrin “sorunu” değildi. Şehrin parçasıydı.

Sabah evden çıktığınızda aynı kişiyi görürdünüz. Kimi kendi kendine konuşur, kimi durur durur birden gülerdi. Bazıları bağırır çağırırdı ama kimse onlardan kaçmazdı. Biz çocuklar da kaçmazdık. Çünkü büyükler kaçmazdı.

Mahalleli tanırdı onları. Kim nerede durur, hangi saatlerde görünür, neyi sevmez… Bunlar bilinirdi. Esnaf tabağından yemek uzatırdı. Kışın kapılar biraz daha aralık bırakılırdı. Kimse yüksek sesle “deli” demezdi. Büyükler başka bir kelime kullanırdı:

Veli.

Bu kelimeyi ilk kez duyduğumda anlamını tam bilmiyordum ama tonunu çok iyi hatırlıyorum. Alay yoktu. Korku yoktu. Hafif bir çekingenlik, hatta bir saygı vardı.
“Dokunmayın, velidir” denirdi.
“Üzülürse iyi olmaz” denirdi.

Kastamonu’da delilikle velilik arasında yazılı olmayan bir sınır vardı. Bu sınırı ne kanun çizmişti ne doktor raporu. Halkın sezgisi çizmişti. Zararsız olan, kimseye kötülüğü dokunmayan, kendi dünyasında yaşayan insanlar korunurdu.

Ve evet…
Bu insanlar sadece erkek değildi.

Şimdi adını anımsayamıyorum ama Kastamonu sokaklarında dolaşan iri yarı bir kadın vardı. Belki biz çok küçüktük, belki gerçekten çok iriydi… Ama hafızamda kocaman bir yüzü, kocaman elleri ve ayaklarıyla duruyor. Sert bir görüntüsü vardı ama korkutucu değildi. Kimse ona bağırmazdı. Kimse laf atmazdı. Onun da sokakta bir yeri vardı.

Bu çok önemli bir ayrıntı. Çünkü Anadolu’nun bu “veli” anlayışı erkekle sınırlı değildi. Kadınlar da bu sessiz dokunulmazlığın içindeydi. Onlar da şehir tarafından kabul edilir, korunur, dışlanmazdı. Bugün “tehlikeli” diye damgalanacak bir figür, o günlerde mahallenin tanıdığı bir insandı.

Bu, Kastamonu’nun tasavvufla, Ahilikle yoğrulmuş kültüründen bağımsız düşünülemez. Bu coğrafyada uzun süre şu inanç dolaştı:

“Hakikat bazen akılla değil, hâlle görünür.”

Bu yüzden bazı insanlar “aklını yitirmiş” değil, “yükünü bırakmış” gibi görülürdü. Onların dili anlaşılmazdı belki ama kalplerinin temiz olduğuna inanılırdı. Beddua etmezler, dua ederlerdi. Kırılırlarsa şehrin kırılacağı düşünülürdü.

Biz çocuklar, bu insanlarla birlikte yaşamayı öğrendik. Onlardan korkmamayı, alay etmemeyi, mesafeyi bilerek kurmayı… Belki de bu yüzden sokaklar güvenliydi. Çünkü bir şehir, en kırılganına nasıl davrandığıyla ölçülür.

Sonra zaman değişti.

Mahalle küçüldü, şehir büyüdü. Tanıdıklık yerini şüpheye bıraktı. Psikiyatri dili her şeyi “hastalık” başlığı altına topladı. Polis, zabıta, kurum refleksi merhametin önüne geçti. Sokak velileri yavaş yavaş kayboldu.

Bugün sokakta deli yok.
Ama sokaklar daha mı sakin?
Daha mı güvenli?

Bundan emin değilim.

Belki de biz sadece o insanları değil, onlarla birlikte yaşamayı bilen şehirleri kaybettik.