O yeminde “zarar vermemek”ten, “sır saklamaktan” ve “vicdanla tedavi etmekten” söz edilir. Hatta hekim, hangi eve girerse yalnızca hastasının yararı için gireceğine dair söz verir. Ne tanrıların adı, ne zamanın felsefesi, ne de sınıfsal ayrımlar… Asıl temel, insanın kırılgan bedeni ve yaşam hakkıdır.
Ama bugünlerde, kendi kişisel merakım beni farklı bir noktaya götürüyor. Çünkü cezaevlerinde, gözaltı merkezlerinde ve tutukluluk süreçlerinde henüz hüküm giymemiş insanların da doktor kapısına çıkarıldığını biliyoruz. Sağlık raporu veriliyor, muayene yapılıyor, bazen de yaraların üstü örtülüyor. İşte tam da burada o binlerce yıl önce Kos Adası’nda söylenmiş sözlerin gölgesi düşüyor: Hekimler bu yemine ne kadar sadık kalıyor?
Bir hasta ile bir mahkûm arasında ayrım yapmak, Hipokrat’ın dünyasında yeri olmayan bir tutumdu. Antik çağın metinleri bile “yaşına, inancına, kökenine bakmadan” demese de, ruhunda böyle bir tarafsızlık vardı. Oysa bizde bugün, kimi zaman sağlık muayenesi bir tür prosedür, bir kağıt imzası, bir tutanak tamamlaması gibi görülüyor. Doktorun eli kalem oynatırken, hastanın gözündeki acıyı görmezden gelmesi, yeminin en ağır ihlali değil midir?
Belki bu sorunun kesin bir cevabı yok. Çünkü bazı hekimler gerçekten vicdanlarıyla hareket ediyor, “önce zarar verme” ilkesine bağlı kalıyor. Ama bazen de mesleğin kutsal andı, devletin soğuk prosedürleri arasında kayboluyor. İşte beni düşündüren de bu: Hipokrat’ın çağlardan bugüne taşınan sesi, hastane koridorlarında hâlâ duyuluyor mu, yoksa resmî evrakların gürültüsünde çoktan boğuldu mu?
Bugün bu satırları yazarken biliyorum ki, Hipokrat Yemini bir efsane ya da eski bir tören metni olmaktan çok daha fazlasıdır. O, insanın insana verdiği en eski sözlerden biridir. Ve her söz gibi, ancak tutulduğunda değer taşır.