Gizlenenin Peşinde
Köylünün takvimi gökyüzündedir. Tohumu atacağı zamanı hükümetin ilanıyla değil, dolunayın halinden, karıncanın telaşından, leyleğin tüyünden öğrenir. Çünkü bilir ki doğa, her zaman önce fısıldar. Sadece kulağını toprağa, gözünü buluta vermek gerekir.
Anadolu’nun binlerce yıllık tarım kültüründe insanlar yalnızca ekecekleri tohumu değil, yaşayacakları yılı da önceden sezmeye çalışmışlardır. Bu sezgi, bilimsel bilgiyle değil, gözlemle; istatistikle değil, kalple kurulmuştur. Bu yüzden her yıl köye dönen leylek, sadece göçmen bir kuş değil, kaderin habercisidir.
Yaşlılar anlatırdı: Eğer leyleğin kanatları toz toprak içindeyse, tüyleri kirliyse, o yıl toprağın göğsü dolu olacak, mahsul bol çıkacak demektir. Ama leylek süzülerek tertemiz, kar gibi bembeyaz gelirse, “Eyvah,” denirdi, “bu yıl kurak geçecek, yağmur yok.”
Bu kehanetler, içinden geçtiğimiz çağda gülümsetici gelebilir belki. Ama o insanlar, uydudan yayın yapan meteorolojiden önce, göğe çok daha dikkatli bakarlardı. Ve ne tuhaftır ki, çoğu zaman daha az yanılırlardı.
Gelin, şimdi bu unutulmuş gözlemlerin tozunu alalım biraz.
Anadolu’da karıncalar sadece böcek değil, meteorologdu. Eğer karıncalar erken taşınmaya başlarsa, “kış uzun sürecek” denirdi. Eğer yuvalarını yüksek yerlere kurmuşlarsa, “sel basacak, tarlayı buraya ekme” derdi köylü. Bilimsel mi? Belki hayır. Ama tecrübeye dayalı mı? Kesinlikle evet.
Dolunay, başka bir kehanet kaynağıydı. Eğer ayın rengi sarıya çalarsa, buğdayın başağı dolgun olur. Eğer soluksa, taneler boş kalır. Yeniaydan dolunaya kadar olan dönem “ekin gözü” diye bilinir, bu süreçte saban vurulmazdı tarlaya. Çünkü tohum, uykudaki topraktan korkar.
Sığırcık sürüleri, tarlaların geleceğini söylerdi. Eğer sürüler kalabalıksa, sığırdan süt eksik olmaz. Ama kırlangıç gecikirse, “soğuklar dinmeyecek” denir, ekim ertelenirdi. Kuşların yalnız yönü değil, sesi de önemsenirdi. Özellikle leyleğin sessiz gelişi, kıtlık yılının ayak sesiydi.
Bir de otlara bakılırdı. Gelincik, buğdaydan önce çıkarsa, "yaz kısa olacak" denirdi. Sütleğen çoksa, toprak yorgundur. Kenger çoğalmışsa, zehirli bitki artacak, hayvan otlatmak riskli olur. Yani köylü, sadece ekeceği ürünü değil, kendi sağlığını da bu otlardan okurdu.
Gök gürültüsü bile sayılırdı. İlkbaharda kaç kez şimşek çaktıysa, o kadar hafta yağmur beklenirdi. Bu yüzden yaşlılar, her gürültüyü hafızalarına çentiklerdi. Rüzgârın yönü de ihmal edilmezdi. Mart ayında lodos çok esmişse, afat gelirdi. Kuzey rüzgârı, arpanın yılını haber verirdi.
Bağcılık yapılan yerlerde, üzümün dili konuşurdu. Eğer üzüm tanesi ezildiğinde çıtır ses çıkarıyorsa, "şarap yılı güzel olur" denirdi. Yok eğer kabuk kalınsa, kış erken gelir, kavruk geçerdi.
Ve bir de ayva... Eğer ayva ağaçları meyveyi bol verdiyse, kış ağır geçecektir. Narın içi sıkışık mı? Komşuluk sınanacaktır, çünkü bolluk azdır. Bazen bir meyve, sadece vitamin değil, gelecek haberidir.
Bugün tüm bunlar “halk irfanı” diye geçiştiriliyor. Oysa bu, sadece gelenek değil; doğayla kurulmuş derin bir diyalogdur. Gözleme dayalı kadim bir bilimdir. Tarım, sadece ekmek kazanma işi değil, tabiatı okuma sanatıdır.
Ve ne yazık ki bugün, toprak susuyor. Çünkü artık onu duyan az. Leylek hâlâ geliyor belki ama artık kimse onun tüyüne bakmıyor. Karınca taşınıyor ama ona yol veren yok. Ay ışığını şehir ışığı bastırıyor, rüzgârın sesi klimaların uğultusuna karışıyor.
Bu yazı, kaybolmuş bir sesi yeniden duyurma çabası. Belki bir çocuk, bir gün karıncayı taşırken görür ve “bu yıl kış nasıl geçecek acaba” diye sorar.
İşte o gün, göğün dili ve toprağın kulağı yeniden birbirini duymaya başlar.