GİZLENENİN PEŞİNDE – SAYA: ZAMANIN YENİDEN BAŞLATILDIĞI GECE

Abone Ol

Saya’yı yalnızca bir köy eğlencesi sananlar yanılır. Çünkü saya, bir geceden ibaret değildir. O, binlerce yıl öncesinden bugüne taşınmış bir zaman bilgisidir.

Orta Asya bozkırlarında, hayvanla birlikte yaşayan topluluklar için yıl; takvim yapraklarıyla değil, doğurganlık eşikleriyle ölçülürdü. Kış, yalnızca soğuk değildi; durgunluktu. Bahar ise sadece mevsim değil, varoluşun yeniden harekete geçmesiydi. İşte saya, tam bu eşikte ortaya çıktı.

Şamanik dünyada bu eşik, sıradan insanlara bırakılmazdı. Maske takanlar, post giyenler, bağıranlar… Bunlar “oyuncu” değil, aracı varlıklardı. İnsan ile doğa, yaşayanlarla görünmeyenler arasında gidip gelen figürlerdi. Yüzlerini gizlemelerinin sebebi buydu: Çünkü o anda bir kimlikleri yoktu. Bir ruha, bir kuvvete, bir bereket ilkesine dönüşmüşlerdi.

Saya alayının gürültüsü boşuna değildir. Şamanik kozmolojide sessizlik ölümle, ses ise yaşamla eşleşir. Gürültü; toprağı uyandırmak, kışı korkutmak, durgunluğu dağıtmak içindir. Kapıların çalınması da aynı anlama gelir. Her kapı, yalnızca bir ev değil; o evle birlikte sürüsü, tarlası, sofrası ve kaderidir. Saya, köyün tamamını bu döngüye dahil eder.

Zamanla inançlar değişti, dinler değişti, diller değişti. Ama hayvancılık sürdü. Koyun kaldı, koç kaldı, doğurganlık ihtiyacı kaldı. İşte tam burada saya, biçim değiştirerek yaşamaya devam etti. Şamanın yerini köylü aldı, ayinin yerini dolaşma, kurbanın yerini bulgur ve un… Ama öz aynı kaldı.

Koçkatımı adı da bu özün en çıplak hâlidir. Koç, gücün ve erkekliğin simgesidir; ama bu güç rastgele salınmaz. Topluluk karar verir. Ne zaman, hangi gün, hangi gecede… Saya, bu kararın törensel ilanıdır. Erkeklik burada taşkınlık değil; kontrollü bir kozmik enerjidir.

Ben bu zincirin son halkalarından birine, Ankara’nın Güdül ilçesinde tanıklık ettim. O gece gördüğüm şey, folklor kitaplarında anlatılan bir sahne değildi. Daha derindi. Daha sessiz bir bilgi taşıyordu. Orada, postların altından çıkan seslerde, kapıların açılışında, verilen unun avuç içindeki ağırlığında binlerce yıllık bir “olması gereken” hissi vardı.

Saya’nın gücü tam da buradan gelir. Yazılmamıştır. Öğretilmemiştir. Ama unutulmamıştır da. Çünkü o, bilgi olarak değil; alışkanlık olarak, beden hafızası olarak, topluluk refleksi olarak taşınmıştır.

Bugün bu ritüel yapılmıyorsa, mesele sadece bir geleneğin kaybı değildir. Zamanla kurduğumuz ilişkinin de değişmiş olmasıdır. Artık kışı kovmuyoruz. Baharı çağırmıyoruz. Takvime bakıyoruz.

Ama Güdül’de bir gece, saya dolaştığında şunu çok net hissettim:

Bazı bilgiler kitaplarda değil, gecelerde saklıdır.

Ve bazı geceler, binlerce yıl öncesinden hâlâ konuşur.