GİZLENENİN PEŞİNDE – SARIMSAK KOKUSUNDAN YÜKSELEN IŞIK

Abone Ol

Taşköprü denince akla önce sarımsak gelir.

Toprağı kokladığınızda bile anlarsınız; bu koku sıradan bir ürünün değil, bir emeğin kokusudur.

Ama Taşköprü’nün belleğinde yalnızca sarımsak yoktur.

Bir de ışık vardır.

1930’lu yılların ortası… Anadolu hâlâ yoksul, hâlâ temkinli, hâlâ savaşın yorgunluğunu üzerinden atmaya çalışıyor. Gaz lambaları akşam olunca evlerin ortasına asılıyor. Çarşı esnafı kepengi karanlığa göre indiriyor. Kastamonu merkez bile elektriği henüz düzenli görmemiş.

Ve bir ilçede, bir belediye başkanı çıkıyor.

“Biz karanlıkta kalmayacağız,” diyor.

Adı bugün herkesin dilinde değil belki ama Taşköprü’nün hafızasında yer etmiş bir irade bu. İlçeye elektrik getirme fikri, bir lüks değil; bir onur meselesi olarak görülüyor. O yıllarda elektrik demek yalnızca ampul değil; modernlik demek, üretim demek, “biz de varız” demek.

Suyun Sesinden Doğan Işık

Santral kurma fikri ortaya atıldığında ortada ne büyük bir bütçe vardır ne de kolay bir teknik imkân. Ama bir şey vardır: su.

Gökırmak kıyısında akan suyun gücü hesaplanır. Uzun bir kanal açılması gerekir. Toprak kazılacaktır, taş kırılacaktır. O dönemin imkânlarıyla, insan gücüyle.

Anlatılır ki, cezaevi mahkûmlarına da çalışma izni verilir.

Kimi borcunu ödemek, kimi cezasını hafifletmek, kimi de yalnızca bir işe yarar olmak için kazmayı küreği eline alır. O kazılan kanal, yalnızca suyu değil, kaderi de taşır.

Düşünsenize…

Bir ilçenin ışığı, mahkûmların alın terinden, köylünün sabrından, bir belediye başkanının inatçı cesaretinden doğuyor.

İnşaat yıllar sürer. 1935’te başlayan süreç 1938’e uzanır. Ve bir gün, o anahtar çevrilir.

Ampul yanar.

Taşköprü, Kastamonu vilayetinde elektriğe ilk kavuşan yer olur.

Karanlığın Geri Çekilişi

O geceyi hayal ediyorum.

Çarşıda toplanmış insanlar…

Çocuklar şaşkın, yaşlılar temkinli.

Bir evin penceresinden sarı bir ışık süzülüyor. Gaz lambası değil bu; dumanı yok, isi yok.

Bir kadın “Allah devletimize zeval vermesin” diyor belki.

Bir esnaf içinden “Artık dükkânı biraz daha açık tutarım” diye geçiriyor.

Bir genç, ışığın altında kitabını biraz daha rahat okuyabileceğini düşünüyor.

Elektrik yalnızca gecenin karanlığını değil, zihnin sınırlarını da aydınlatır.

Ve ironiktir; bugün sarımsağıyla anılan bu ilçe, bir zamanlar karanlığı en erken delen yer olmuştur.

Unutulan Santral

O santral binası bugün hâlâ ayakta. Belki herkes önünden geçiyor ama kimse dönüp bakmıyor. Oysa o duvarlar, bir ilçenin modernleşme cesaretine tanıklık etti.

Taşköprü’nün hikâyesi bana şunu düşündürüyor:

Anadolu’da modernleşme çoğu zaman yukarıdan gelen bir emirle değil, yerelden yükselen bir iradeyle başlamıştır.

Bir belediye başkanı, birkaç teknik adam, birkaç işçi…

Ve bir su kanalı.

Hepsi bu.

Ama bazen tarih, tam da bu kadar sade kurulur.

Bugün Taşköprü’nün sokaklarında yürürken ampuller olağan, ışık sıradan. Kimse 1938’i düşünmüyor. Oysa bir zamanlar bu ışık için toprak kazıldı, taş taşındı, umut bir kanala akıtıldı.

Sarımsak kokusunun arasından yükselen o ilk elektrik ışığı…

Belki de Taşköprü’nün asıl gururu oradadır.

Ve ben yine soruyorum:

Anadolu’nun kaç ilçesinde böyle sessiz bir cesaret hikâyesi saklı duruyor?

Işık bazen bir ampulden değil, bir iradeden doğar.