GİZLENENİN PEŞİNDE – RÜZGÂRLI’DA KURŞUN KOKUSU

Abone Ol

Ankara’da basın tarihini anlatırken hep köşe yazarlarının adını anarız.

Manşetleri hatırlarız. Gazeteleri saklarız.

Ama o gazetelerin nasıl çıktığını, kimlerin ellerinden geçerek sabaha ulaştığını pek sormayız.

Ben bugün tam da oraya bakmak istiyorum:

Rüzgârlı yokuşunda, geceyi gündüze bağlayan dizicilere.

Onlar yazmadı.

Ama her şeyi ilk onlar okudu.

Rüzgârlı’da gece erken başlardı.

Akşamüstü haberler gelir, dizgi masaları kurulur, kurşun harfler teker teker dizilirdi.

Gecenin ilerleyen saatlerinde sokakta ses kalmazdı ama matbaaların içi hâlâ canlıydı.

Makine gürültüsü, mürekkep kokusu, sıcak metal…

Bir dizici şöyle anlatmıştı:

“Sabah memleket ne okuyacak, biz gece öğrenirdik.”

Bu cümle Ankara basınının özeti gibidir.

Çünkü diziciler sadece teknik eleman değildi; haberle ilk yüzleşen tanıklardı.

Sansür çoğu zaman yazıyla gelmezdi.

Kapı açılırdı.

Bir bakış, bir sessizlik, bazen sadece bekleyiş…

Manşet sökülen geceler olurdu.

Kurşun hâlâ sıcakken.

O manşetler arşive girmedi.

Ama Rüzgârlı’nın belleğinde kaldı.

Dizgicilik bir gece mesleğiydi.

Evde çocuklar uyurken çıkılır, yine uyurken dönülürdü.

Kurşun sağlığa zararlıydı, kimse bilmezden gelmezdi ama soran da yoktu.

Eller titrerdi.

Gözler erken yorulurdu.

Emeklilikte bile parmaklar, masada hayali harf arardı.

“İşi bıraktım ama dizgiyi bırakmadım.”

Bu, mesleğin bedene yazdığı bir kaderdi.

Rüzgârlı’daki dayanışma ise başlı başına bir ahlaktı.

Gazeteler kavga ederdi.

Diziciler etmezdi.

Bir matbaanın makinesi bozuldu mu, ötekinden harf gelir, usta gelir, yardım gelir.

Çünkü mesele gazete değil, işin onuruydu.

En ilginç olan şuydu:

Diziciler her şeyi bilirdi ama konuşmazdı.

Bugün “bilgi sızıntısı” dediğimiz şey, o sokakta ayıp sayılırdı.

Haber, matbaadan çıkmadan sokakta dolaşmazdı.

Bu sessizlik, Ankara basınının görünmeyen erdemiydi.

1980’lerden sonra makineler sustu.

Bir gece çıkıldı, sabah dönülmedi.

Kurşun harfler hurdaya gitti, binalar ofis oldu, Rüzgârlı sessizleşti.

Ama diziciler hep aynı cümleyi kurdu:

“Bizim dizdiğimiz kelimeler hâlâ yürüyor.”

Haklılar.

Çünkü Cumhuriyet’in Ankara’daki basını kalemle yazıldı belki,

ama kurşunla ayakta kaldı.

Ve o kurşunun kokusu,

bugün hâlâ Rüzgârlı’nın taşlarında duruyor.