Osmanlı tarihini yıllardır eksik, daraltılmış ve yer yer bilinçli biçimde bulanıklaştırılmış bir çerçeveden okuyoruz. Bu bulanıklığın temel nedenlerinden biri, Roma İmparatorluğu’nun doğu kanadını oluşturan yapının tarih sahnesinden nasıl çekildiğini doğru adlandırmaktan kaçınmamızdır. Araya “Bizans” diye rahatlatıcı bir kavram sıkıştırdık. Oysa tarihçilerin büyük bölümü açısından Bizans diye ayrı bir devlet yoktur. Bu yapı, Roma İmparatorluğu’nun ta kendisidir; Doğu Roma’dır.
Bu gerçeği açıkça söyleyemediğiniz anda, Osmanlı’nın neyi sona erdirdiğini, neyi devraldığını ve neyin üzerine oturduğunu da doğru okuyamazsınız.
DİZİLER, MİTLER VE ISRARLI YANLIŞLAR
TRT ekranlarında yıllardır yayımlanan Kuruluş, Diriliş türü diziler, Osmanlı’nın kuruluş dönemini neredeyse “yakın tarih” sayılabilecek kadar belgeli bir evre olmasına rağmen, ısrarla hatalarla dolu bir anlatıya mahkûm etti. Süleyman Şah, Süleyman Bey, Ertuğrul’un babalığı gibi meseleler, akademik olarak çoktan netleşmişken, ekranda hâlâ tartışmalı hatta yanlış hâlleriyle dolaşıma sokuldu.
Oysa Osmanlı’nın en erken dönemine dair elimizde son derece güçlü bir belge vardır: Osman döneminde basılmış sikke. Bu sikke, Osman’ın kendisini açıkça “Osman bin Ertuğrul bin Gündüz Alp” olarak tanımladığını gösterir. Yani Ertuğrul’un babası Süleyman Şah değil, Gündüz Alptir.
Bu bilgiyi yalnızca kitaplardan değil, sahadan da doğrulamak mümkündür. Bu nedenle Kızılcagün TV ekranlarında yayımlanan Gizlenenin Peşinde programı kapsamında, konusu yalnızca bu mesele olan özel bir çekim gerçekleştirdim. Ankara’nın Beypazarı ilçesine yaklaşık on kilometre mesafedeki Hırkatepe Köyü’nde yapılan bu çekimde, Gündüz Alp Türbesi merkez alınarak Osmanlı’nın erken dönem soy anlatısı, sikke verileri ve akademik kaynaklar üzerinden ele alındı.
Hırkatepe Köyü, bu hafızanın yaşayan bir örneğidir. Köyde erkeklerin önemli bir kısmının adı Gündüzalp’tir; diğer bir kısmının ise soyadı Gündüzalp’tir. Bu durum, tarihin yalnızca arşivlerde değil, halk belleğinde de nasıl yaşadığını gösteren çarpıcı bir tanıklıktır.
OSMAN DÖNEMİ GEÇİLDİ, ORHAN DÖNEMİ SESSİZLEŞTİRİLDİ
Osman dönemi böylece geçildi. Asıl sessizlik ise Orhan döneminde başlar.
Orhan’ın Nilüfer Hatun’la evliliği nispeten bilinir. Nilüfer Hatun’un Bizans kökenli bir yerel yönetici ailesiyle ilişkili olduğu, Yarhisar–Bilecik hattında konumlandığı kaynaklarda yer alır. Ancak Orhan’ın tarihsel açıdan çok daha kritik olan evliliği, Doğu Roma İmparatoru Kantakuzenos’un kızı Theodora ile yaptığı evliliktir.
Bu evlilik, Osmanlı tarih yazımında ya geçiştirilir ya da muğlak ifadelerle örtülür. Oysa Roma tarih kaynaklarında son derece açık ve nettir. Bu, romantik değil; siyasi bir evliliktir. Bir ittifaktır. Ve Osmanlı’nın Roma hanedanıyla kurduğu doğrudan akrabalık bağını ifade eder.
Bu noktada Osmanlı, Roma’ya karşı savaşan bir uç beyliği değildir. Roma’nın iç siyasal krizinde asker sağlayan, destek veren ve bunun karşılığında hanedan akrabalığı kazanan bir aktördür. Yani Osmanlı, Roma’ya damat olur.
HALİL, FOÇA VE AKDENİZ’İN GERÇEKLERİ
Bu evliliğin etrafında örülen anlatılardan biri de Şehzade Halil meselesidir. Halil’in Orhan’ın oğlu olduğu kesindir. Zamanla Theodora’dan doğduğu iddiası yaygınlaşmıştır; bu doğru değildir. Ancak Halil’in kaçırılması olayı gerçektir.
Foça’da Cenevizliler tarafından kaçırılan Halil, yalnızca bir Osmanlı şehzadesi değil, Akdeniz diplomasisinin de konusu hâline gelir. Fidye pazarlıkları yapılır, altın ödemeleri gündeme gelir ve bu süreçte Doğu Roma İmparatoru’nun arabulucu rol oynadığı bilinir.
Bu tablo bize çok net bir şey söyler: Osmanlı, henüz kuruluş evresindeyken Avrupa diplomasisinin, Akdeniz siyasetinin ve Roma mirasının içindedir.
NEDEN ANLATILMIYOR?
Çünkü bu tablo, “saf”, “yalnız”, “dışarıdan gelen” bir Osmanlı anlatısını bozar.
Bu tablo, Osmanlı’nın Roma’yı yalnızca yıkmadığını; onun kurumsal mirasını, diplomatik dilini, siyasal aklını ve coğrafi hafızasını devraldığını gösterir.
Biz Roma’nın Doğu kanadını sona erdirdiğimizi söyleyemediğimiz sürece, Osmanlı’nın neyi kurduğunu da eksik anlatmaya devam ederiz. Dizilerle, mitlerle ve romantik kahramanlık sahneleriyle bu boşluk doldurulamaz.
SON SÖZ
Osmanlı, Roma’yı surlarda değil; evliliklerde, ittifaklarda, iç savaşlarda ve diplomatik masalarda devraldı. Kılıç, en sonda geldi.
Belki de asıl mesele şudur:
Roma’yı yıktığımızı değil, Roma olduğumuzu söylemekten hâlâ çekiniyoruz.
Ve tarih, en çok da söylenmeyen yerlerden sızıyor.