GİZLENENİN PEŞİNDE – MEYDANIN HAFIZASI: 1 MAYIS’IN SESSİZ ÇIĞLIĞI

Abone Ol

Sabahın erken saatleri…

Henüz şehir tam uyanmamışken bazı sokaklarda ayak sesleri duyulur.

Bu sesler ne sıradan bir telaşın ne de gündelik bir koşuşturmanın izidir.

İçinde başka bir şey vardır:

Bekleyiş.

Çünkü 1 Mayıs, yalnızca bir gün değildir.

Birikmiş emeğin, bastırılmış sesin, ötelenmiş hayatların takvime düşen izidir.

Sanayi devriminden bu yana değişen sadece makineler olmadı.

İnsan da değişti.

Ama emeğin hikâyesi neredeyse hiç değişmedi.

Uzayan çalışma saatleri…

Karşılıksız alın teri…

Güvencesizlik…

Her dönemde başka isimler aldı, ama özü hep aynı kaldı.

İşte 1 Mayıs bu yüzden doğdu.

Bir talep olarak değil, bir zorunluluk olarak.

“Sekiz saat çalışma, sekiz saat dinlenme, sekiz saat insan gibi yaşama…”

Bu cümle bir slogan değil, bir insanlık ölçüsüdür.

Türkiye’de 1 Mayıs’ın hikâyesi ise daha ağırdır.

Çünkü bu topraklarda emek mücadelesi yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir sınavdır.

Ve o sınavın en karanlık sayfalarından biri:

1977.

İstanbul.

Taksim Meydanı.

Taksim…

Adı boşuna değildir.

İstanbul’a gelen suların taksim edildiği yerdir burası.

Suyun paylaştırıldığı, şehrin hayatının dağıtıldığı bir merkez.

Ama 1977’de o meydanda yalnızca su değil,

korku ve ölüm de dağıldı.

Yüz binlerce insan…

Bayraklar, sloganlar…

Ama en çok umut.

Ve o kalabalığın içinde ben de vardım.

1977 yılının 1 Mayıs günü, Taksim Meydanı’ndaydım.

İnsanlar yalnızca haklarını değil, geleceği konuşmak için oradaydı.

Sonra…

Bir anda.

Silah sesleri.

Nereden geldiği hâlâ tam olarak açıklanamayan kurşunlar…

Kaçacak yer arayan insanlar…

Ezilenler, düşenler, bir daha kalkamayanlar…

Ama bir şey daha vardı.

Bugün hâlâ gözümün önünden gitmeyen bir an:

Taksim Anıtı’nın arkasındaki o taş duvar…

Suyun taksim edildiği o eski yapı…

Ve o duvarın üzerinden açılan ateş.

Meydan bir anda bayramdan yas yerine döner.

O gün resmî kayıtlara göre 34 kişi hayatını kaybeder.

Ama kaybolan yalnızca canlar değildir.

Güven kaybolur.

İnanç zedelenir.

Ve bir meydanın hafızası parçalanır.

O gün orada olanlar için ise bu bir tarih değildir artık.

Bir ses, bir görüntü, bir an olarak geri döner.

O günden sonra 1 Mayıs artık sadece bir bayram değildir.

Bir hatırlama günüdür.

Her yıl yeniden kurulan bir soru vardır:

Ne oldu o gün?

Ama belki daha önemlisi:

Neden oldu?

Bu soruların cevabı hiçbir zaman tam verilmez.

Çünkü bazı olaylar açıklanmaz,

Sadece unutulması beklenir.

Ama unutulmaz.

Çünkü meydanlar yalnızca taş değildir.

Hafıza tutar.

Taksim artık bir yer değil, bir semboldür.

Bir yanda emeğin sesi,

Diğer yanda bastırılmışlığın gölgesi.

Bugün yine 1 Mayıs.

Yine meydanlarda insanlar var.

Yine pankartlar, sloganlar, talepler…

Ama o eski günlerden kalan görünmez bir katman da oradadır:

Bir tedirginlik.

Bir hatırlama hali.

Ve aynı soru:

Bu ülke emeğin hakkını gerçekten verebildi mi?

Cevap hâlâ net değil.

Ama şu kesin:

1 Mayıs yalnızca geçmişin değil, geleceğin de meselesidir.

Çünkü emek zamana bağlı değildir.

Ve hak ertelendiğinde büyür.

Bir meydanda başlayan hikâye,

Bazen bir ülkenin vicdanına dönüşür.

Bazı günler vardır…

Takvimde sıradan görünür ama bir toplumun aynasıdır.

1 Mayıs işte o günlerden biridir.

Ve belki de yapılması gereken tek şey şudur:

O aynaya bakmaya devam etmek.

Çünkü işçinin alın teri kurumadan hakkını veremeyen bir düzen,

Ne kadar güçlü görünürse görünsün,

İçten içe çökmeye mahkûmdur.

Çünkü emeğin sustuğu yerde,

Adalet de susar.