GİZLENENİN PEŞİNDE – KENDİ İTİRAFINI TAŞIYAN ADAM: HANS TRÖBST

Abone Ol

Ankara’da bazı yabancılar sessiz çalışırdı.

Bazılarıysa fazlasıyla rahattı.

Hans Tröbst, ikinci gruptaydı.

Gazeteci olduğunu söylüyordu.

Yazar olduğunu saklamıyordu.

Alman’dı.

1930’ların başında Ankara’daydı.

Ve başkentin genç subaylarıyla, askerî çevreleriyle, modernleşme hevesi taşıyan kadrolarıyla fazlasıyla ilgiliydi.

Ankara, onun bu ilgisini ilk başta yadırgamadı.

Almanya uzaktaydı.

Sovyetler kadar yakın, İngiltere kadar baskın değildi.

Üstelik Tröbst konuşkandı, entelektüeldi, masaya oturmasını bilirdi.

Ama mesele masada kalmadı.

Tröbst’ün soruları giderek derinleşti.

Hangi birlik nerede konuşlanıyordu?

Yeni ordunun eğitimi hangi modele yakındı?

Genç subaylar hangi ülkelere bakıyordu?

Bunlar bir gazetecinin merakı değildi.

Bunlar bir harita okumasıydı.

Ankara bunu fark ettiğinde takvimler 1933’ü gösteriyordu.

Almanya’da iktidar değişmişti.

Yeni rejim sadece içeride değil, dışarıda da bilgi topluyordu.

Emniyet’in dosyasında Tröbst’ün adı artık netti.

Görüşmeleri, yazışmaları, temasları…

Hepsi tek bir sonuca çıkıyordu:

Bu adam yazı yazmıyordu.

Rapor çıkarıyordu.

Basına yansıyan haber yine kısa ve ifadesizdi.

İsim yoktu.

Ülke yoktu.

Sadece tanıdık bir cümle:

“Bazı yabancı şahısların gazetecilik faaliyetleri sınırlarını aşmıştır.”

Ankara bu dili severdi.

Sertleşmeden sert olmayı.

Hans Tröbst’e de yol göründü.

Ne mahkeme kuruldu,

ne açıklama yapıldı.

Ankara’dan ayrıldı.

Sessizce.

Ama bu dosyayı diğerlerinden ayıran bir şey vardı.

Tröbst, Ankara’dan çıktıktan sonra yazdı.

Anılarını kaleme aldı.

Ve satır aralarında, Ankara’da kimlerle temas kurduğunu, neleri gözlediğini, neyi anlamaya çalıştığını açık etti.

Yani farkında olmadan, kendi dosyasını doğruladı.

Bu yüzden Hans Tröbst vakası önemlidir.

Çünkü bu kez devletin değil, ajanın kalemi konuşmuştur.

Ankara’nın refleksi ise değişmemiştir:

Bağırmamış, teşhir etmemiştir.

Sadece kapıyı göstermiştir.

Bugün geriye dönüp bakınca Tröbst’ün yazdıkları birer hatıra gibi okunabilir.

Ama Ankara’nın belleğinde o satırlar başka bir yere düşer.

Çünkü bu şehir, bir şeyi çok erken öğrenmiştir:

Bazı insanlar yazmak için gelmez.

Yazdıklarını rapor etmek için gelir.