Cumhuriyet’in ilk yıllarına baktığımızda, hep aynı fotoğraf çıkar karşımıza.
Valizlerini alıp Ankara’ya gelen yabancı uzmanlar… Planlar çizen mimarlar… Ders kürsülerine çıkan profesörler… Yeni bir devletin iskeletini kurmaya çalışan bir akıl ordusu…
Ama o fotoğrafa biraz dikkatli bakınca, tuhaf bir eksiklik hissedilir.
Bir şey yoktur.
Daha doğrusu, biri yoktur.
Kadın yoktur.
1930’lu yıllarda Almanya’dan Türkiye’ye gelen bilim insanları listesi neredeyse bir erkekler geçididir.
Ernst Reuter Ankara’nın şehir planlamasında söz sahibidir.
Bruno Taut yeni mimari anlayışı taşır.
Paul Hindemith müziği yeniden kurar.
Carl Ebert sahneyi baştan inşa eder.
Hepsi erkek.
Bu, Türkiye’nin tercihi gibi görünür ilk bakışta.
Ama mesele daha derindedir.
Çünkü o dönemin Avrupa’sında “uzman” dediğiniz kişi zaten erkektir. Üniversiteler erkeklere aittir. Mimarlık ofisleri, şehir planlama büroları, akademik kürsüler… Hepsi erkeklerin dünyasıdır. Türkiye’ye gelenler, aslında Almanya’nın aynasıdır.
Cumhuriyet, o aynayı olduğu gibi kabul etmiştir.
Ama hikâye burada bitmez.
Çünkü o valizlerin içinde yalnızca erkekler yoktur.
Görünmeyenler de gelir.
Margarete Schütte-Lihotzky
Adını çoğu kişi bilmez. Oysa modern mutfağın kurucularından biridir. Türkiye’ye gelir, okullar ve sosyal konutlar üzerine çalışır. Ama onun yaptığı iş, büyük planların gölgesinde kalır. Çünkü o, “ev içi” ile ilgilenmektedir. Ve ev, o dönemin zihniyetinde kamusal değil, tali bir alandır.
Adı yazılmaz. İmzası küçülür.
Oysa bir şehrin ruhu bazen mutfakta başlar.
Bir başka sahnede, ismi bile zor bulunan kadınlar vardır.
Alman profesörlerin eşleri…
Kimi matematikçidir, kimi dil bilimci… Ama Türkiye’ye geldiklerinde “eş” olurlar. Resmî kadro verilmez. Kürsü verilmez. Ama onlar çeviri yapar, not tutar, derslere katkı sunar, hatta kimi zaman dersin yükünü sırtlar.
Yine de isimleri yoktur.
Arşiv sessizdir.
Ve belki de en çarpıcı olan şudur:
Cumhuriyet, dışarıdan kadın uzman getirmez ama içeride kadın yetiştirir.
Afet İnan kürsüye çıkar, tarih yazar.
Sabiha Gökçen göğe yükselir.
Halide Edib Adıvar hem cephede hem kürsüde konuşur.
Yani dışarıdan gelen erkek akıl, içeride yetişen kadın irade ile tamamlanır.
Cumhuriyet’in asıl farkı belki de tam burada başlar.
Ama yine de bir soru kalır zihinde:
Neden gelenler arasında kadın yoktu?
Daha doğrusu… neden görünmediler?
Bu sorunun cevabı, yalnızca Türkiye’de değil; dönemin bütün dünyasında saklıdır. Kadın, bilgi üretiminin içinde vardır ama vitrininde yoktur. Üretir ama temsil edilmez. Katkı sunar ama imzası başkasına yazılır.
Cumhuriyet bu mirası devralır.
Ama bir farkla…
İçeride o görünmezliği kırmaya başlar.
Bugün dönüp o yıllara baktığımızda, elimizde iki ayrı hikâye vardır.
Birincisi, gelen erkeklerin hikâyesidir.
İkincisi ise, görünmeyen kadınların.
İlki anlatılmıştır.
İkincisi hâlâ beklemektedir.
Belki de “Gizlenenin Peşinde” tam olarak budur.
Görüneni değil, eksik olanı fark etmek…
Ve o eksikliği tarihin içine yeniden yerleştirmek.
Çünkü bazen tarih, yazılanlardan değil…
Yazılmayanlardan anlaşılır.