GİZLENENİN PEŞİNDE EVLİYA ÇELEBİ AYAŞ'TA

Abone Ol

Ankara'nın batısında bir kasaba...

Bugün başkentten çıkan biri otomobiliyle kısa sürede ulaşabiliyor.

Ama dört yüz yıl önce durum farklıydı.

O dönemde Ayaş yalnızca bir kasaba değildi.

İstanbul'dan Anadolu içlerine uzanan yolların önemli duraklarından biriydi.

Kervanların geçtiği...

Devlet görevlilerinin konakladığı...

Ulakların soluklandığı...

Yolcuların geceyi geçirdiği bir menzil şehriydi.

Evliya Çelebi de bu yollardan geçti.

Ve Ayaş'ı satırlarına kaydetti.

Onun anlattığı Ayaş, Ankara sancağı sınırları içinde bulunan önemli bir kazadır.

Haremeyn vakıflarına bağlıdır.

Bugün bu ifade birçok kişiye sıradan gelebilir.

Oysa Osmanlı dünyasında bunun anlamı büyüktü.

Çünkü Haremeyn, Mekke ve Medine demekti.

Ayaş'ın gelirlerinin bir bölümü bu kutsal şehirlerdeki vakıflara aktarılıyordu.

Bu durum bize Ayaş'ın ekonomik açıdan değerli bir yer olduğunu gösterir.

Devlet, sıradan ve gelir üretmeyen bölgeleri Haremeyn vakıflarına bağlamazdı.

Ayaş'ın bağları...

Bahçeleri...

Tarım alanları...

Ticaret gelirleri...

Bu büyük vakıf sisteminin bir parçasıydı.

Fakat Ayaş'ın hikâyesi Osmanlı ile başlamıyordu.

Evliya'nın gördüğü şehir, binlerce yıllık bir hafızanın üzerine kurulmuştu.

Bu topraklarda Friglerin izleri vardı.

Galatlar yaşamıştı.

Roma egemenliği hüküm sürmüştü.

Bizans döneminde Ankara'nın batı hattının önemli yerleşimlerinden biri olmuştu.

Daha sonra Selçuklular geldi.

Ardından Osmanlılar...

Evliya'nın sözünü ettiği harap kale, belki de bütün bu çağların sessiz tanığıydı.

Evliya Ayaş'ta yaklaşık bin haneden söz eder.

On mihrap bulunduğunu yazar.

Çarşı içindeki camileri kaydeder.

Hanlardan bahseder.

Hamamlardan söz eder.

Bu ayrıntılar küçük görünse de önemlidir.

Çünkü bir Osmanlı seyyahı için bir şehrin büyüklüğü yalnızca nüfusuyla ölçülmezdi.

Han varsa yolcu vardı.

Hamam varsa şehir hayatı vardı.

Çarşı varsa üretim vardı.

Ayaş da tam olarak böyle bir yerdi.

Bir yol şehri...

Bir konaklama merkezi...

Bir nefes alma durağı...

Aslında Ayaş'ın gerçek önemi Osmanlı yol sistemindeki yerinde saklıdır.

Bugün asfalt yolların geçtiği güzergâhlarda o günlerde kervanlar ilerliyordu.

İstanbul'dan çıkan bir yolcu Bolu üzerinden geliyor, Nallıhan ve Beypazarı hattını izleyerek Ayaş'a ulaşıyordu.

Devlet ulakları...

Vergi görevlileri...

Tüccarlar...

Askerler...

Memurlar...

Bu yolları kullanıyordu.

Ayaş işte bu yüzden yalnızca bir yerleşim değildi.

Bir geçiş noktasıydı.

Bir menzildi.

Bir kavşaktı.

Bir haber İstanbul'dan çıkıp Ayaş'a ulaşıyordu.

Bir ferman Ayaş'tan geçerek Anadolu içlerine gidiyordu.

Bir tüccar burada dinleniyor, bir yolcu burada geceyi geçiriyordu.

Belki de bu yüzden hanlar, Ayaş'ın tarihindeki en önemli yapılardan biri hâline gelmişti.

Fakat Ayaş'ın asıl hikâyesi yalnızca yollarda değil, sularında da saklıdır.

Bugün ilçe kaplıcalarıyla tanınır.

Bu gelenek yeni değildir.

Bölgedeki sıcak su kaynaklarının geçmişi çok daha eskilere uzanır.

Roma döneminden itibaren bu suların bilindiği düşünülmektedir.

Bizans döneminde de kullanıldığına dair işaretler vardır.

Osmanlı döneminde ise Ayaş kaplıcaları bölgenin önemli şifa merkezlerinden biri hâline gelir.

Yolcular...

Hastalar...

Devlet görevlileri...

Şifa arayan insanlar...

Bu sulara gelir.

Bugün sağlık turizmi dediğimiz şeyin kökleri aslında yüzyıllar öncesine dayanır.

Ankara'nın bozkır görüntüsü içinde Ayaş'ın ayrı bir yer edinmesinin nedenlerinden biri de budur.

Su...

Hayat...

Şifa...

Bu üçlü, ilçenin tarihini şekillendiren unsurlardan biridir.

Fakat Ayaş'ın en az konuşulan yönü başka bir yerde gizlidir.

Bu kasaba yalnızca yolcu ağırlamaz.

İnsan da yetiştirir.

Yüzyıllar boyunca Ayaş'tan kadılar çıkmıştır.

Müderrisler çıkmıştır.

Müftüler çıkmıştır.

Devlet görevlileri yetişmiştir.

Evliya Çelebi'nin sözünü ettiği medrese ve eğitim hayatı tesadüf değildir.

Bir şehirde medrese varsa eğitim vardır.

Eğitim varsa devlet hizmetine uzanan bir yol vardır.

Ayaş, Osmanlı döneminde bu yolu kurabilen yerleşimlerden biri olmuştur.

Belki de bu yüzden nüfusuna göre bıraktığı tarihî iz büyüklüğünün çok üzerindedir.

Bazı şehirler yetiştirdikleri yapılarla hatırlanır.

Bazıları yetiştirdikleri insanlarla.

Ayaş ikinci gruptadır.

Bütün bu parçaları yan yana koyduğumuzda karşımıza farklı bir Ayaş çıkıyor.

Haritaya baktığımızda Ankara'nın bir ilçesi...

Ama tarihe baktığımızda bundan çok daha fazlası...

Friglerin geçtiği yollar...

Galatların yaşadığı topraklar...

Roma'nın idare ettiği bir coğrafya...

Bizans'ın sınır hattı...

Selçuklu'nun Anadolu düzeni...

Osmanlı'nın menzil sistemi...

Ve Cumhuriyet'e kadar uzanan uzun bir hafıza...

Ayaş'ın hikâyesi işte bu katmanların üzerine kuruludur.

Evliya Çelebi'nin gördüğü kasaba da bu büyük hikâyenin içindeydi.

O, Ayaş'a geldiğinde belki yalnızca bir Osmanlı kazası görüyordu.

Ama aslında önünde duran şey yüzyılların biriktirdiği bir Anadolu tecrübesiydi.

Bugün Ayaş'ta yürüyen biri, Evliya'nın gördüğü hanları bulamayabilir.

O dönemin yolcularını da göremez.

Fakat hâlâ aynı tepeleri görebilir.

Aynı vadileri...

Aynı su kaynaklarını...

Ve belki de aynı huzuru...

Dört yüz yıl önce bir seyyah bu kasabadan geçti.

Arkasında birkaç satır bıraktı.

Ama o satırlar bize büyük bir gerçeği hatırlatıyor:

Bazı şehirlerin büyüklüğü nüfuslarıyla ölçülmez.

Bazı şehirlerin önemi surlarının yüksekliğiyle anlaşılmaz.

Bazı şehirler, üzerinden geçen yollar kadar büyüktür.

Ayaş da onlardan biridir.

Çünkü Anadolu'nun kalbinde yer alan bu küçük kasaba, yüzyıllar boyunca yalnızca insanları değil;

haberleri,

ticareti,

ilmi,

inancı,

hatıraları

ve zamanı taşımıştır.

Evliya Çelebi Ayaş'tan geçtiğini düşünüyordu.

Oysa aslında Anadolu'nun binlerce yıllık hafızasının içinden geçiyordu.

Bugün biz de onun izini sürerken aynı yolun üzerinde yürüyoruz.

Ve belki de Gizlenenin Peşinde olmanın anlamı tam olarak budur:

Bir kasabaya bakıp yalnızca bir kasaba görmemek...

Bir yolun altında başka yollar bulunduğunu fark etmek...

Ve tarihin bazen en sessiz yerlerde saklandığını anlayabilmek...