Cumhuriyet'in ilan edildiği günün ertesi sabahı bütün okulların değiştiğini sanıyoruz.
Sanki 29 Ekim 1923 gecesi eski kitaplar ortadan kalkmış, yeni kitaplar basılmış, bütün öğretmenler yeni sisteme geçmiş gibi düşünüyoruz.
Oysa gerçek hayat böyle işlemez.
Cumhuriyet ilan edildiğinde Anadolu'nun binlerce çocuğu hâlâ Osmanlı alfabesiyle okuma yazma öğreniyordu. Sıralarında oturdukları okulların çoğu Osmanlı döneminde yapılmıştı. Ellerindeki kitapların önemli bölümü de yine Osmanlı döneminden kalmıştı.
İşte tarihin ilginç cilvelerinden biri burada başlıyor.
Cumhuriyet'in ilk öğrencileri, padişahı anlatan kitapları okuyarak Cumhuriyet vatandaşı oldular.
Bugün kulağa tuhaf geliyor ama 1923 ve 1924 yıllarında birçok okulda kullanılan ders materyalleri henüz tamamen değişmemişti. Eğitim sistemi bir gecede dönüşememişti. Öğretmenler Osmanlı'nın son döneminde yetişmiş insanlardı. Ders araçları Osmanlı'dan kalmıştı. Hatta yazının kendisi bile Osmanlı harfleriyle yazılıyordu.
Sınıfta kara tahtanın önünde duran öğretmen bir yandan Kurtuluş Savaşı'nı anlatıyor, bir yandan da yıllardır kullandığı ders kitabından yararlanıyordu.
Belki de aynı gün içinde bir çocuk, kitapta padişahın adını okuyor, öğretmeninden ise egemenliğin artık millete ait olduğunu dinliyordu.
Bu yüzden Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki öğrenciler, iki dünyanın arasında büyüyen bir kuşaktı.
Bir ayağı imparatorluğun son günlerinde, diğer ayağı yeni devletin ilk adımlarındaydı.
Ankara'da, Kastamonu'da, Sivas'ta, Konya'da ya da Erzurum'da bir ilkokul öğrencisini düşünelim.
Sabah erkenden kalkıyor. Sobayla ısınan sınıfına giriyor. Tebeşir tozları arasında ders dinliyor. Defterine Arap harfleriyle yazılar yazıyor. Sonra öğretmeni kürsüye çıkıp yeni bir şeyden söz ediyor:
Cumhuriyet.
Çocuk belki bu kelimenin ne anlama geldiğini tam bilmiyor. Ama ülkenin değiştiğini hissediyor.
Çünkü Ankara artık yalnızca bir şehir değil, yeni devletin kalbi olmuş durumda.
Aslında Cumhuriyet'in en büyük başarısı da burada saklıdır.
Yeni rejim, kendisine düşman bir eğitim sistemi devralmadı. Ama tamamen hazır bir sistem de bulmadı. Var olan yapıyı dönüştürdü. Osmanlı'nın son döneminde yetişmiş öğretmenleri kaybetmeden yeni bir hedefe yönlendirdi.
3 Mart 1924'te çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim birliği sağlanınca dönüşüm hızlandı. Ancak yine de değişim yıllar sürdü.
Bugün geriye dönüp baktığımızda Cumhuriyet'in ilk öğrencilerinin yaşadığı deneyim gerçekten benzersiz görünüyor.
Onlar ne tam Osmanlı çocuğuydu ne de bugünkü anlamda Cumhuriyet çocuğu.
Belki de tarihin en ilginç kuşağıydılar.
Çünkü onlar, bir devletin kapanışını ve başka bir devletin doğuşunu aynı sıranın üzerinde oturarak izlediler.
Ve belki de bu yüzden Cumhuriyet'in ilk nesli, yalnızca ders görmedi.
Tarihin kendisini yaşadı.