GİZLENENİN PEŞİNDE: BU KAYALARDA MİLLETİN SESİ VAR

Abone Ol

Geçtiğimiz günlerde yayımladığımız “Ahşap Saplı Bir Balta Ucu ve Mustafa Kemal’in Toprakla Tanışması” başlıklı yazıda, Gazi’nin Ankara-Ahlatlıbel’deki erken dönem kazı çalışmalarına olan ilgisini kaleme almıştık. Şimdi o toprağın biraz daha derinine, bu kez Çorum yönüne doğru gidiyoruz. Kazı derinleştikçe, iz derinleşiyor. Atatürk’ün kazma vurmadığı ama kök aradığı topraklara...

Yıl 1935. Alaca'nın kuzeydoğusunda, Hitit güneşi henüz yükselmeden, çadırlardan çıkan birkaç kazı işçisi ellerini taşlarla oğuşturuyor. Aralarında genç bir arkeolog var, Remzi Oğuz Arık. Yanında Mahmut Akok. Kazının başında ise Hamit Zübeyir Koşay. Fakat asıl dikkat çeken, çadırın dışında yere serilmiş kazı planlarının başına gelip eğilen sivil giysili bir adam. Gözlüklerinin ardından planlara bakıyor. Planlar değil sanki, zamanın tabakaları önünde açılmış.

O adam Mustafa Kemal.

Ankara Ahlatlıbel’deki kazı heyecanı dinmeden, Çorum’un Alacahöyük’ünde yeni bir başlangıç yapılıyor. Bu, Cumhuriyet’in ilk büyük devlet kazısı. Ve Atatürk’ün doğrudan emriyle başlatılmış. Emir sadece “kazılsın” değil. Aynı zamanda “bulunsun, anlaşılsın, anlatılsın” şeklinde. Çünkü artık toprak sadece ziraat değil; kimliktir.

Alacahöyük’te bulunan tunç baltalar, geyik heykelleri, kral mezarları, Anadolu’nun bu topraklarda binlerce yıldır bir milletin sesini taşıdığına işaret eder. Atatürk bunu sadece bilimsel değil, aynı zamanda siyasi bir mesele olarak da görür. Ve bu düşüncesini de açıkça dile getirir:

“Anadolu’yu anayurt olarak gösteren en eski ve en açık delilleri bulmak zorundayız.”

Aynı yıl içinde, bir başka ziyaret daha gerçekleşir. Bu kez yön Boğazköy’e çevrilir. Boğazkale köyünün hemen ardında, taş yığınlarının gölgesinde Atatürk’ün sessizce yürüdüğü anlatılır. O yürüyüş, binlerce yıl öncesinin başkenti Hattuşaş’ın harabelerinde geçer. Bir an durur, Yazılıkaya açık hava tapınağının kabartmalarına bakar ve çevresindekilere döner:

“Bu kayalarda milletin sesi var!”

Bu söz bir söylenti midir, bir hatırat abartısı mı, bilinmez. Ama ne fark eder ki? O söz zaten o kayalarda var. Kral tanrıların yürüdüğü taşlara bir liderin baktığını bilmek yeterlidir. Çünkü onun baktığı yer, aslında bir halkın kendine bakmaya başladığı yerdir.

Atatürk, Boğazköy kazılarını doğrudan yönetmez. Ama bu kazıların bilimsel bağımsızlığını, yerli denetimini ve devlet destekli ilerlemesini titizlikle izler. Alman arkeologlarla sürdürülen işbirliği onun bilgisi ve onayıyla yürütülür. Bu, kendi köklerine yabancılaşmadan, başka ellerle yapılan bir hafıza kazısıdır.

Bugün Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin vitrinlerinde duran altın başlıklar, tunç aynalar, geyik heykelcikleri, sadece bir medeniyetin değil, bir arayışın sembolleridir. O vitrinlerde Atatürk’ün adı açıkça yazıyor mu, kazıların “özel anlamı” anlatılıyor mu, doğrusu şimdi anımsayamıyorum. Belki de asıl mesele bu değil. Asıl mesele, onun bu toprakların geçmişine kazma gibi, yüreğini de gömmüş olması.

Ahlatlıbel’de toprağı kaldıran bir liderin gölgesi, Alacahöyük’te kral mezarlarının üzerine düşer. Boğazköy’de kabartmalara bakan gözleri, aslında bir milletin geleceğini izlemektedir. Ve tarih yeniden yazılırken, kazı çukurlarından çıkan sadece çanak çömlek değil, bu toprağa tutunan iradenin ta kendisidir.

Gizlenenin peşindeyiz ya...
O bazen bir baltanın ucunda, bazen bir hiyeroglifin taş çizgisinde, bazen de yalnızca bir bakışın yönünde saklıdır.