Bazı şehirler fethedilerek büyür.
Bazıları sanayiyle...
Bazıları limanlarıyla...
Ankara ise bir kararla zenginleşti.
13 Ekim 1923 günü Ankara'nın başkent ilan edilmesi yalnızca siyasi bir karar değildi. Aynı zamanda Anadolu'nun ortasındaki mütevazı bir şehrin ekonomik kaderini değiştiren tarihî bir dönüm noktasıydı.
O günlerde Ankara hâlâ büyük ölçüde bağlar, tarlalar ve kerpiç evlerden oluşan bir Anadolu kasabası görünümündeydi. Kale çevresindeki eski şehir dışında geniş boşluklar uzanıyordu. Bugün Kızılay, Bakanlıklar, Kavaklıdere ve Çankaya dediğimiz bölgelerin önemli bir kısmı ise henüz şehir bile değildi.
Fakat devletin merkezi Ankara'ya taşındığında yalnızca bakanlıklar gelmedi.
Para da geldi.
Gelecek de geldi.
Ve geleceğin geldiği yere her zaman servet gelir.
Cumhuriyet yöneticileri bunun farkındaydı.
Yeni devlet yalnızca bir başkent kurmak istemiyordu. Aynı zamanda bu başkentin kaderinin birkaç arazi sahibinin eline bırakılmasını da istemiyordu.
Bu nedenle 1925 yılında olağanüstü sayılabilecek kamulaştırma yetkileri çıkarıldı.
Amaç açıktı.
Ankara'nın büyümesinden doğacak değer artışı mümkün olduğunca kamu yararına yönlendirilecekti.
Bugün kulağa teknik bir şehircilik meselesi gibi gelebilir.
Oysa o günlerde verilen mücadele çok daha büyüktü.
Çünkü mesele yolun nereden geçeceği değildi.
Mesele servetin kime ait olacağıydı.
Yenişehir'in kurulacağı anlaşılınca Ankara'nın toprakları bir anda değer kazanmaya başladı.
Düne kadar bağ olan yerler geleceğin şehir merkezi hâline geliyordu.
Bir tarlanın kaderi değiştiğinde sahibinin kaderi de değişiyordu.
İşte Cumhuriyet'in ilk büyük rant kavgası tam burada başladı.
Tarihî belgeler bize büyük bir yolsuzluk dosyası vermiyor.
Ne mahkeme kayıtlarında büyük bir skandal görüyoruz ne de bugünün anlayışıyla örgütlü bir çıkar düzenini bütün ayrıntılarıyla ortaya koyabiliyoruz.
Fakat başka bir şey görüyoruz.
Toprağın değerinin siyasetin gölgesinde yükseldiği her yerde ortaya çıkan o eski hikâyeyi...
Spekülasyonu...
Beklentiyi...
Ve kolay zenginleşme arzusunu...
Bu dönemin en dikkat çekici tanıklarından biri Falih Rıfkı Atay'dır.
Ankara'nın kuruluş sürecini dışarıdan izleyen biri değil, tam tersine o sürecin içinde bulunan bir isimdir.
Yıllar sonra geriye dönüp baktığında şu gerçeği saklamaz:
"Hemen spekülasyona dalmıştık."
Bu kısa cümle aslında dönemin ruhunu anlatmaya yeter.
Çünkü Ankara artık yalnızca bir şehir değildir.
Bir fırsattır.
Bir yatırım alanıdır.
Bir servet üretme makinesidir.
Atay'ın daha da sert bir değerlendirmesi vardır:
"Nerede arsacılar lehine bir plan değişikliği duyarsanız, hemen hırsızlığa hükmediniz."
Bu ifade yalnızca bir öfke cümlesi değildir.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında şehircilik ile rant arasındaki mücadelenin özeti gibidir.
Ankara'nın planını hazırlayan Hermann Jansen de benzer bir gerçekle karşılaşacaktı.
Onun hayalindeki Ankara geniş bulvarların, parkların ve kontrollü büyümenin şehriydi.
Fakat her park bir arsayı değersizleştiriyor, her yeni yol başka bir arsayı değerlendiriyordu.
Şehir planı ile piyasa çıkarı arasındaki mücadele daha o yıllarda başlamıştı.
Bugün Ankara'nın tarihine baktığımızda çoğu zaman Meclis'i, Çankaya'yı ve Cumhuriyet'in büyük kararlarını görürüz.
Oysa aynı dönemde görünmeyen başka bir savaş da yaşanıyordu.
Tapu kayıtlarının arasında...
Kamulaştırma cetvellerinde...
İmar planlarının kenar notlarında...
Bir tarafta kamu yararı vardı.
Diğer tarafta rant.
Bir tarafta başkent kurma ideali vardı.
Diğer tarafta servet üretme arzusu.
Ve belki de Ankara'nın gerçek hikâyesi tam burada gizlidir.
Çünkü Cumhuriyet'in kurucuları yeni bir devlet kurmayı başardılar.
Fakat Ankara'nın asıl sınavı devleti kurmak değil, devletin kurduğu değeri korumaktı.
Bozkırın ortasında yükselen başkent yalnızca kurumlar üretmedi.
Servet de üretti.
Ve tarihin eski kuralı burada da değişmedi.
Bir yerde değer oluşuyorsa, o değerin etrafında mutlaka bir mücadele başlıyordu.
Ankara'nın ilk büyük rant kavgası işte buydu.
Bir suç dosyasından çok daha fazlası...
Bir zihniyet hikâyesi...
Bir başkentin büyüme sancısı...
Ve belki de Cumhuriyet'in ilk yıllarında verilen en sessiz mücadelelerden biri.
Çünkü cephelerde kazanılan zaferlerin ardından, bu kez savaş toprağın üzerinde değil, toprağın değeri üzerinde veriliyordu.