GİZLENENİN PEŞİNDE ANKARA’YA BAKAN YABANCILAR: TAŞRA MI, GELECEĞİN BAŞKENTİ Mİ?

Abone Ol

Bazı şehirler kendilerini içeriden anlatır.

Bazı şehirleri ise en iyi dışarıdan gelenler fark eder.

Ankara uzun yıllar ikinci gruptaydı.

Çünkü bu şehir, yüzyıllar boyunca İstanbul gibi değildi.

Ne büyük sarayları vardı, ne görkemli limanları, ne de imparatorluk gösterisi…

Ama garip bir tarafı vardı Ankara’nın:

Buraya gelen yabancılar şehri çoğu zaman küçük buldu, yoksul buldu, kuru buldu… ama bir türlü önemsiz bulamadı.

İşte tam da bu yüzden eski seyyahların Ankara notları bazen bugünkü resmî tarihten daha canlıdır.

Evliya Çelebi’nin Sessiz Ankara’sı

yüzyılda Ankara’ya gelen Evliya Çelebi, şehri anlatırken önce kaleye dikkat kesilir.

Çünkü Ankara Kalesi yalnızca askerî bir yapı değildir o dönemde. Aynı zamanda şehrin hafızasıdır.

Evliya’nın satırlarında Ankara’nın bağları, sof ticareti, keçileri ve çarşıları vardır. Ama insan onun anlatımında başka bir şeyi daha hisseder:

Bir geçiş şehri duygusunu…

Doğu ile batı arasında kalan, ama tam olarak hiçbir yere ait olmayan bir şehir gibi anlatılır Ankara.

Tournefort’un Tozlu Tepeleri

yüzyılın başında Anadolu’yu gezen Fransız doğabilimci Joseph Pitton de Tournefort Ankara’ya geldiğinde ilk dikkatini çeken şey ihtişam değil, çıplaklıktı.

Taş.

Bozkır.

Rüzgâr.

Ama aynı zamanda şaşırtıcı bir üretim düzeni…

Çünkü Ankara o yıllarda Avrupa’nın tanıdığı sof kumaşının merkezlerinden biridir. Tournefort, Ankara keçisinin tiftiğine ve bu üretim düzenine özel dikkat gösterir.

Bugün geriye dönüp bakınca şunu fark ediyoruz:

O yılların Avrupalıları Ankara’yı siyasî gücüyle değil, ekonomik üretim kapasitesiyle görüyorlardı.

Yani bugünün “memur Ankara”sı henüz ortada yoktu.

Moltke’nin Gördüğü Yoksul Başkent Adayı

yüzyılda Osmanlı ordusunda görev yapan genç Prusyalı subay Helmuth von Moltke Ankara’ya uğradığında şehir onu çok etkiler.

Ama bu etki hayranlık değildir.

Moltke’nin satırlarında yoksulluk vardır. Bakımsızlık vardır. Kerpiç evler vardır. Kuraklık vardır.

Fakat ilginç olan şudur:

Moltke, Ankara’nın coğrafi konumunun önemini de hisseder.

Bugün dönüp bakınca insan ürperiyor biraz.

Çünkü Cumhuriyet kurulmadan yaklaşık yüz yıl önce bile bazı yabancı gözler Ankara’nın “stratejik merkez” niteliğini fark etmiş gibidir.

Gertrude Bell’in Gördüğü Taş Hafıza

yüzyılın başında Anadolu’da dolaşan İngiliz gezgin ve arkeoloji meraklısı Gertrude Bell ise Ankara’da başka bir şey görür:

Katmanları…

Roma taşlarıyla Osmanlı evlerinin yan yana duruşunu…

Kalenin eteklerine sıkışmış hayatı…

Yıkılmış sütunların gündelik yaşamın içine karışmasını…

Onun notlarında Ankara bazen yaşayan bir şehirden çok, üst üste binmiş çağlar gibi görünür.

Aslında bugün bile Ankara’nın en ilginç tarafı budur.

Bu şehir tam anlamıyla hiçbir döneme ait değildir.

Roma vardır.

Galat vardır.

Selçuklu vardır.

Cumhuriyet vardır.

Ve hepsi aynı manzaranın içine sıkışmıştır.

Cumhuriyet Geldiğinde Yabancılar Şaşkındı

1920’lerin sonunda yabancı gazeteciler Ankara’ya geldiğinde büyük bir şaşkınlık yaşarlar.

Çünkü ortada garip bir çelişki vardır:

Bir yanda kerpiç mahalleler…

Diğer yanda modern bir başkent kurma iddiası…

Bir yanda eşekler…

Diğer yanda planlanan bulvarlar…

Bir yanda bozkır…

Diğer yanda opera binası hayali…

Birçok yabancı gözlemci Ankara’yı “inatçı bir modernleşme laboratuvarı” gibi görür.

Belki de gerçekten öyleydi.

Çünkü Cumhuriyet aslında İstanbul’un devamı değil; Ankara’nın yeniden icadıydı.

Şehrin Asıl Hikâyesi

Eski seyyahları okuyunca insan şunu fark ediyor:

Ankara hiçbir zaman kolay sevilen bir şehir olmamış.

İlk bakışta büyüleyen bir tarafı yok.

Denizi yok.

Sarayları yok.

Gösterişli silueti yok.

Ama dikkatli bakınca başka bir şey çıkıyor ortaya:

Direnç.

Belki de bu yüzden Ankara sonunda başkent oldu.

Çünkü bazı şehirler güzellikleriyle değil, dayanıklılıklarıyla tarihe girer.