GİZLENENİN PEŞİNDE – ANKARA’NIN ONTOLOJİK FELSEFESİ

Abone Ol

Ankara’yı anlamak için büyük cümlelere gerek yok.

Bu şehir, kendini anlatmayı sevmez zaten.

Ne bağırır, ne süslenir, ne de sürekli hatırlatır kendini. Ama uzun süre dinlersen, bir yerden sonra fark edersin: Ankara, var olmanın başka bir yolunu bilir.

Ben buna, Ankara’nın ontolojik felsefesi diyorum.

Bu felsefe yazılı değildir. Bir manifesto bırakmamıştır geriye. Daha çok, tekrar eden alışkanlıklar, suskunluklar, küçük ritüeller ve yerinde duran şeyler üzerinden kurulur. Saya gecesinde olduğu gibi… Kimse “neden” diye sormaz; çünkü yapılması gereken şey zaten yapılır.

Ankara’nın varlık anlayışı, eşiklerde şekillenir. Ne tam doğudur, ne batı. Ne bozkırdan kopar, ne şehre bütünüyle teslim olur. Burada hayat, hep bir geçiş hâlidir. Mevsimler arasında, dönemler arasında, iktidarlar arasında… Belki de bu yüzden Ankara, tarih boyunca büyük imparatorlukların vitrini olmamış ama kırılma anlarının mekânı olmuştur.

Bu ontoloji, göğe bakarak kurulmaz. Ankara’da kutsallık yukarıda değil, yerdedir. Taşta, toprakta, mezar kenarında, eski bir ağacın dibinde… İnsan burada toprağa basar, toprağa güvenir. Su azdır ama kıymetlidir. Görünmez dereler, kapatılmış pınarlar, unutulmuş çeşmeler… Hepsi, Ankara’nın sessiz su hafızasını oluşturur. Kuraklık korkusu, dua ile değil; tedbirle, sabırla, beklemeyle karşılanır.

Hayvanla kurulan ilişki de bu ontolojinin temel parçalarındandır. Koyun, keçi, koç; sadece geçim kaynağı değildir. Zamanın nasıl akacağını belirleyen göstergelerdir. Koçkatımı, bir ekonomik karar değil; doğurganlığın ne zaman serbest bırakılacağını bilen kolektif aklın işaretidir. Güç burada taşkınlıkla değil, zamanlama ile anlam kazanır.

Ankara insanı kalabalıklar içinde görünmez olmayı bilir. Bağırmadan birlikte durur. İmece vardır ama gösterisi yoktur. Taziye vardır ama sözü azdır. Dayanışma, afişe edilmez; yapılır. Bu sessiz kolektiflik, Ankara’nın belki de en az fark edilen ama en kalıcı ontolojik mirasıdır.

Zaman algısı da buradan beslenir. Ankara’da zaman, ileriye doğru koşmaz. Döner. Geri gelir. Yeniden başlar. Aynı şeyler tekrar edilmez belki ama aynı yerlerden geçilir. Saya’nın her yıl yeniden yapılması gibi. Ritüelin gücü, ilk kez yapılmasında değil; hiç kopmadan sürmesindedir.

Bu yüzden Ankara, merkez olmadan merkez olabilen nadir şehirlerdendir. İmparatorluklara başkentlik yapmamıştır belki ama Cumhuriyet’i kuracak cesareti, tam da bu ontolojik altyapıdan almıştır. Gösterişsiz, ağırbaşlı, karar anlarında soğukkanlı… Ankara’nın felsefesi budur.

Burada bilgi, kitapla değil; bedenle aktarılır. Çocuk bakarak öğrenir. Yapılanı görür. Yapılmayanın da neden yapılmadığını hisseder. Saya yazılmaz ama unutulmaz. Çünkü Ankara’da bilgi, hafızaya değil; alışkanlığa emanet edilir.

Belki de bu yüzden Ankara’yı anlamak isteyenler çoğu zaman zorlanır. Çünkü bu şehir, kendini anlatmaz. Yaşar. Ve bazen, bir gece vakti, bir köy yolunda, davul sesleriyle, postların hışırtısıyla, kapısı çalınan bir evin eşiğinde, binlerce yıllık bir varlık bilgisi sessizce kendini hatırlatır.

Ankara’nın ontolojik felsefesi tam olarak budur:

Az konuşur, derin yaşar.

Görünmez ama kalıcıdır.

Ve hiçbir zaman acele etmez.