Ankara’yı anlatmak kolaydır.
Planı vardır, tarihi vardır, adı vardır. Ve o ad, çoğu zaman tek başına bir dönemi özetler:
Hermann Jansen.
Ama bazı hikâyeler vardır…
Merkezde değil, çevrede yazılır.
Ve çoğu zaman asıl gerçeği de onlar fısıldar.
Jansen’i yalnızca Ankara ile sınırlamak, erken Cumhuriyet’in şehircilik arayışını eksik okumak demektir. Çünkü Ankara bir vitrinse, Jansen’in Anadolu’daki izleri vitrinin dışında kalır. Sessizdir, parçalıdır, ama dikkatle bakıldığında aynı düşüncenin farklı şehirlerde yankılandığını görürsünüz.
İlk duraklardan biri Adana.
Burada Jansen’in adı büyük bir planla değil, bir yaklaşım değişikliğiyle anılır. Seyhan’ın kıyısında yapılan düzenlemeler, bugün sıradan bir park gibi görülebilir. Oysa o yıllarda bu, oldukça yeni bir fikrin karşılığıydı: Nehir yalnızca su değildir; şehir yalnızca yapı değildir. Yeşil alan, bir süs değil, bir sistemdir. Adana’da yapılan tam olarak buydu. Bir çizimden çok, bir bakış açısı…
Bir başka durak Mersin.
Liman büyüyor, şehir genişliyor ama ortada henüz bir düzen yok. Jansen burada bir “kurucu plan” ortaya koymaz; daha çok bir uyarı bırakır. Liman ile şehir arasındaki ilişki nasıl kurulacak? Ulaşım aksları nereye oturacak? Büyüme hangi yönde kontrol altına alınacak? Bugün teknik gibi görünen bu sorular, o günün en kritik meseleleriydi. Mersin’de Jansen’in izi bir çizgide değil, sorularda saklıdır.
Ve Gaziantep…
Belki de onun yaklaşımının en net hissedildiği yerlerden biri. Çünkü burada mesele yeniyi kurmak değil, eskini yok etmeden yeniyi eklemektir. Dar sokaklar, taş yapılar, yüzyılların biriktirdiği bir kent dokusu… Jansen bu dokuyu silmek yerine, onunla birlikte var olacak bir gelecek arar. Yeni gelişme alanları tanımlar, ulaşımı düzenler, ama eskiyi bütünüyle ortadan kaldırmaz. Ne var ki Türkiye’nin o yıllardaki hızlı dönüşüm refleksi, bu ince dengeyi çoğu zaman taşıyamaz. Geriye, tamamlanmamış bir niyet kalır.
Zaman zaman İzmir, Bursa ve İstanbul için de Jansen’in adı anılır. Ama burada dikkatli olmak gerekir. Bu şehirlerde onun imzasını taşıyan bütünlüklü planlardan söz edemeyiz. Daha çok görüşler, temaslar, öneriler vardır. Özellikle İstanbul söz konusu olduğunda, asıl dönüşümün Henri Prost ile şekillendiğini hatırlamak gerekir.
Bütün bu tabloya uzaktan bakınca ortaya ilginç bir sonuç çıkıyor:
Jansen Anadolu’da şehirler kurmadı.
Ama şehirlerin nasıl kurulması gerektiğine dair bir düşünce bıraktı.
Onun asıl katkısı çizdiği planlar değil, sorduğu sorulardı:
Şehir kendiliğinden büyüyen bir şey midir, yoksa düşünülerek kurulması gereken bir organizma mı?
Bugün Anadolu’nun birçok kentinde hissedilen o sıkışmışlık…
Plansız büyümenin yarattığı o tanıdık karmaşa…
Belki de yalnızca bugünün meselesi değildir.
Belki de mesele, bir zamanlar doğru soruları sormuş ama cevaplarını yarım bırakmış bir hikâyenin devamıdır.
Jansen bu topraklara geldi.
Ama onun getirdiği düşüncenin tamamı, hiçbir zaman bu topraklara yerleşmedi.
Ve bazen bir ülkenin kaderini, yapılanlar değil…
Yarım bırakılanlar belirler.