Ankara’da bazı geceler vardır; sabah olduğunda her şey yerli yerindedir ama bir şey eksilmiştir.
Kimse tam olarak neyin kaybolduğunu söyleyemez. Sadece bir huzursuzluk kalır geriye.
1990’ların ortasında Ankara’nın geceleri tam da böyleydi. Şehir sessizdi, sokaklar uzundu, taksiler yalnızdı. O yıllarda direksiyon başında çalışmak, gecenin içine karışmak demekti. Kamera yoktu, panik butonu yoktu, çoğu zaman telsizin sesi bile gelmezdi.
İlk taksici öldürüldüğünde “gasp” denildi. Kısa bir haberdi. Şehrin alışkanlıklarına uygundu. İkinci olayda da kelime değişmedi. Üçüncüde bile resmî dil sakindi. Ama şehir, resmî dilden daha hızlı anlar. Bir şeyin tekrar ettiğini, bir düzen kurulduğunu hisseder.
Taksiciler geceleri çıkmak istemedi. Ama çıkmak zorundaydılar. Ankara’da hayat sabah başlar ama gece çalışmadan sabah olmaz.
Bir süre sonra haberler kesildi. Emniyet çalışıyordu ama konuşmuyordu. Sessizlik, bu şehirde çoğu zaman bir hazırlıktır. Ardından yakalama haberi geldi. Ve hemen arkasından, asıl cümle düştü belleğe:
Fail grubunun içinde bir üniversite öğrencisi genç kadın vardı.
O andan sonra cinayetlerin kendisi geri çekildi. Ölen taksicilerin isimleri, yaşları, geride kalanları silikleşti. Yerine tek bir figür yerleşti. Gazeteler ertesi gün neredeyse aynı başlığı attı:
“Üniversiteli kız taksicileri ölüme götürdü.”
Bu bir haber cümlesi değildi. Bu, hafızayı yöneten bir başlıktı.
“Üniversiteli” diyerek şaşırtıyor, “kız” diyerek sarsıyor, “ölüme götürdü” diyerek hikâyeyi tamamlıyordu. Okura şunu söylüyordu: Bu olağan bir suç değil. Fazla kurcalama.
Kimse de kurcalamadı.
Oysa sorular oradaydı. Gasp için neden bu kadar küçük paralar alınmıştı? Neden özellikle yalnız çalışan taksiciler seçilmişti? Ankara gibi bir şehirde bu rahatlık nasıl mümkün olmuştu? Kadın zanlı gerçekten hikâyenin merkezinde miydi, yoksa hikâyenin kapatılması için en uygun yüz müydü?
Bu soruların hiçbiri manşete yakışmıyordu.
Böylece dosya kapandı. Hukuken değil; bellekte. Ankara, gündüzüne geri döndü. Cinayetler konuşulmadı, gece vardiyası unutuldu. Geriye yalnızca şu cümle kaldı:
“Üniversiteli bir kız vardı.”
Bellek bazen adil değildir. Bellek, kendisine sunulanı saklar; sunulmayanı hiç zorlanmadan siler.
İstanbul’da suç bağırır. Ankara’da fısıldar. Bu yüzden Ankara’nın bazı dosyaları çözülmez; sessizce örtülür. Manşetler, adliye koridorlarından daha etkilidir bazen.
Belki de bu dosya hiç tam olarak çözülmedi.
Sadece iyi seçilmiş bir başlığın altına gömüldü.
Ankara geceleri hâlâ sessiz.
Ama bazı sessizlikler, masum değildir.