GİZLENENİN PEŞİNDE – ANKARA’NIN DENİZLE KALAN HAFIZASI

Abone Ol

Ankara’yı hep karayla anlatıyoruz.

Bozkırla… taşla… rüzgârla…

Oysa bu şehrin en eski hafızası, toprağın üstünde değil.

Toprağın içinde.

Ve daha doğrusu…

bir zamanlar toprak bile yoktu.

Bazen bir yolculuk, insana yalnızca mesafe kat ettirmez.

Zamanın içinde de indirir insanı.

Beypazarı’na doğru ilerlerken, Ayaş hattından sonra yol birden değişir.

Sanki Ankara’nın bildiğimiz yüzünden çıkıp başka bir katmana girersin.

Orada gördüğün şey yalnızca kaya değildir.

Bir zamanlar suyun taşıdığı, şekillendirdiği, bıraktığı bir zemindir.

İşte tam o noktada, zihnin sana fısıldar:

“Ben şimdi bir şehrin içinde değil, bir okyanusun tabanında yürüyorum.”

Bu yalnızca bir his değil.

Jeolojinin açık bir gerçeği.

Bugün Ankara dediğimiz coğrafya, milyonlarca yıl önce

Tethys Okyanusu’nun bir parçasıydı.

Sığ, sıcak ve canlı bir deniz…

İçinde kabuklular vardı.

İlkel deniz canlıları…

Mercan benzeri yapılar…

Ve o canlılar, öldükten sonra kaybolmadı.

Toprağın hafızasına gömüldü.

Bunu bazen uzun uzun anlatmaya gerek yoktur.

Bir avuç içi yeter.

Elinize aldığınız küçücük bir taşın içinde,

bir zamanlar yaşamış bir denizin izi saklıdır.

Kimi zaman bir spiral…

Kimi zaman kırık bir kabuk hattı…

Ama her seferinde aynı şey:

Su.

Sonra bir şey olur.

Kıtalar yer değiştirir.

Denizler kapanır.

Taban yükselir.

Ve milyonlarca yıl süren bir sessizlikten sonra

denizin dibi, yavaş yavaş yüzeye çıkar.

Bugün üzerinde yürüdüğümüz Ankara,

aslında bir zamanlar suyun altında kalmış bir dünyanın yükselmiş hâlidir.

Ama asıl sarsıcı olan şudur:

O izleri sadece zeminde değil,

dağların zirvesinde de görürsün.

Bir zamanlar suyun dibinde olan şey,

bugün göğe en yakın noktadadır.

İşte Ankara’nın hikâyesi tam olarak budur.

Bu şehir bir kıyıdan doğmadı.

Bir limandan yükselmedi.

Bir denizin içinden çıktı.

Ve belki de bu yüzden…

Ankara’nın rüzgârında tuhaf bir sertlik vardır.

Toprağında açıklaması zor bir hafıza…

Sanki görünmeyen bir şey hep içeride kalmıştır.

Ben her Beypazarı yolculuğunda bunu yeniden hissederim.

Ayaş’tan sonra inerim o eski denizin içine.

Yol boyunca kayalara bakarım.

Zirvelerde bile suyun izini ararım.

Ve bazen…

gerçekten bazen…

Yerden bir parça alırsın.

Küçücük bir taş.

Ama üzerinde bir denizin izi vardır.

İşte o an, Ankara’nın aslında ne olduğunu unutamazsın.

Biz bu şehri hep medeniyetlerle anlatıyoruz:

Hitit…

Frig…

Roma…

Cumhuriyet…

Oysa onların hepsi, çok daha eski bir hikâyenin üzerine kuruldu.

Suyun hikâyesinin.

Belki de Ankara’yı anlamak için kaleye çıkmak yetmez.

Bazen yere eğilmek gerekir.

Çünkü bu şehrin en eski hatırası,

gökyüzünde değil…

Taşın içindeki denizdedir.