GİZLENENİN PEŞİNDE – ANADOLU ALTINCI YOK OLUŞUN NERESİNDE?

Abone Ol

Altıncı yok oluş son günlerde sıkça konuşuluyor.

Belgesellerde, grafiklerde, uluslararası raporlarda…

Amazon’dan söz ediliyor, mercan resiflerinden, buzullardan.

Ama ben hep aynı soruya takılıyorum:

Biz neredeyiz?

Haritayı büyütmeye gerek yok.

Yaklaştırmak yeterli.

Ben Anadolu’ya bakıyorum.

Çünkü bu topraklar, insanlığın yalnızca yaşadığı değil; yerleştiği, kök saldığı, toprağı ev belleğine dönüştürdüğü yerlerden biri. Ve şimdi, altıncı yok oluş denen o büyük başlığın içinde, Anadolu sessizce başka bir yere doğru sürükleniyor.

Bu, ani bir felaket hissi değil.

Daha çok, yavaş bir çözülme.

Konya Ovası’nda yeraltı suları çekiliyor.

Tuz Gölü her yıl biraz daha küçülüyor.

Köyler boşalıyor ama kimse buna “iklim” demiyor.

Toprak susuyor ama dilimizde karşılığı yok.

İşte tam bu noktada, benim için mesele soyut olmaktan çıkıyor.

Çünkü ben bunu bazen bir raporda değil, yolun üzerinde hissediyorum.

Hafta sonları sıkça Beypazarı tarafına giderim.

Ayaş’tan sonra yol bir anda aşağı kırılır.

Bir vadi tabanına inersiniz.

Çoğu kişi için bu, güzel bir manzaradır.

Ama topografyaya biraz dikkatle bakınca, başka bir şey görürsünüz.

Bu, sıradan bir vadi değildir.

Bu genişlik, bu yataylık, bu çöküntü…

Burası, Anadolu’nun iç çağlardaki iç denizinin tabanıdır.

Yani ben, direksiyon başında ilerlerken,

aslında eski bir denizin dibinde yol alırım.

İnsanın içini tuhaf bir duygu kaplar.

Biraz kenara çekip toprağa eğilseniz,

elinizle eşeleyip baksanız,

deniz kabuklarına rastlamanız hiç de şaşırtıcı olmaz.

Toprak hâlâ söylüyor bunu.

Sessizce ama inatla.

Ve işte o anda, altıncı yok oluş fikri inkâr edilemez hâle geliyor.

Çünkü bu coğrafya, dünyanın değişimine yabancı değil.

Deniz çekilmiş, iklim değişmiş, canlılar silinmiş ya da uyum sağlamış.

Ama o zamanlar bir fark vardı:

Bu değişimlerin faili insan değildi.

Şimdi aynı tabanın üzerinde,

aynı sessizlikte,

aynı coğrafyada

bu kez insan eliyle başka bir eşiğe yürüyoruz.

Altıncı yok oluş Anadolu’da bir dinozor hikâyesi gibi yaşanmayacak.

Bu, bir günde olan bir çöküş değil.

Bu, yaşamın anlamının incelmesi, belleğin çözülmesi, kökün gevşemesi.

Böcekler azalıyor, fark etmiyoruz.

Tozlaşma düşüyor, tarım zorlanıyor.

Bu bilgiler eskiden kitapta değil, insanın hafızasındaydı.

Şimdi o hafıza da çekiliyor.

Anadolu, insanı binlerce yıl taşıdı.

Ama ilk kez, bu kadar yorgun.

Belki de Beypazarı yolunda hissedilen o tuhaf duygu tam olarak bu yüzden.

Eski bir denizin dibinde giderken,

geleceğin sessizliğini hissetmek.

Altıncı yok oluş bir kehanet değil.

Anadolu’da, daha önce yaşanmış büyük değişimlerin

en yenisi sadece.

Toprak şunu söylüyor:

“Ben çok şey gördüm.

Siz de geçicisiniz.”

Soru artık şu:

Anadolu’yu mu terk ediyoruz,

yoksa Anadolu mu bizi?