GİZLENENİN PEŞİNDE

Abone Ol

Dünya tarihinin ilk “küreselleşme” dönemlerinden biri, sanayi devriminden binlerce yıl önce Anadolu platosunda yaşanmış olabilir mi?

Eğer bu soruya yanıt arıyorsanız, Gojko Barjamovic, Thomas Chaney, Kerem Coşar ve Ali Hortaçsu’nun birlikte kaleme aldığı, Oxford University Press tarafından yayımlanan “Trade, Merchants, and the Lost Cities of the Bronze Age” başlıklı çığır açıcı makaleye göz atmanız gerekir. Çünkü bu makale, çivi yazılı ticaret tabletlerinden yola çıkarak yalnızca geçmişi değil, aynı zamanda geleceğin arkeolojisini de şekillendirecek bir yöntem sunuyor.

Bu yazıda, o yöntemi, ortaya çıkan şaşırtıcı sonuçları ve Türkiye tarihi açısından taşıdığı değeri birlikte inceleyeceğiz.

Bir Kervanın Ardından: Asur Tüccarlarının Anadolu Ağı

Makalede incelenen veriler, M.Ö. 2000–1650 yılları arasına, yani Orta Tunç Çağı’na tarihlenen Eski Asur ticaret ağını konu alıyor. Bu ağ, Kuzey Irak’taki Asur kentinden başlayarak Kuzey Suriye üzerinden Orta Anadolu’ya kadar uzanıyordu. Kayseri yakınlarındaki Kültepe (antik adıyla Kaniş), bu ticaret ağının en önemli merkezlerinden biriydi.

Çivi yazısıyla yazılmış ticari kayıtlar—sözleşmeler, gönderi notları, harcama listeleri—bugün elimizde 23.000’den fazla tablet olarak bulunuyor. Ve her biri, dönemin ekonomik zihniyetini olduğu kadar, coğrafyasını da satır aralarında taşıyor.

Ekonomi Modelleriyle Arkeolojik Keşif: Çekim Modeli Nedir?

Yazarlar, bu tabletlerdeki verileri modern bir ekonomik modelle, "yapısal çekim modeliyle" analiz ediyor. Bu model, bugün ülkeler arası ticaret hacimlerini açıklamak için kullanılıyor; ancak bu kez binlerce yıl öncesi için uygulanmış.

Model, iki şehir arasındaki ticaret hacmini, şehirlerin ekonomik “kütlesi” ve aralarındaki “mesafe” üzerinden değerlendiriyor. Bir nevi, yerçekimi yasasına benzer: Ne kadar büyük ve birbirine yakınsanız, o kadar çok ticaret yaparsınız.

Bu model, yalnızca ticaret akışını anlamakla kalmıyor; aynı zamanda günümüzde yeri bilinmeyen antik şehirlerin olası konumlarını da tahmin etmeye yarıyor.

Kaybolan Şehirler: Haritada Olmayan Noktalar

Makalenin en heyecan verici kısmı da burada başlıyor.

Araştırmacılar, modelin çıktılarıyla antik ticaret rotaları üzerindeki bazı şehirlerin yerlerini yeniden hesaplıyorlar. Dört antik şehrin (bunlardan biri Durhumit, bir diğeri Wašhania) coğrafi konumları hakkında tarihçilerin farklı tahminleri varken, bu model sayesinde çok daha güçlü kanıtlarla desteklenen tahmini yerleşim bölgeleri belirleniyor.

Ve evet, bu şehirlerin tahmin edilen yeni yerleri de yine Türkiye sınırları içinde. Bu noktada şunu sormamak elde değil: Arkeoloji, artık sadece kazma ve fırçayla mı yapılmalı, yoksa ekonomik teorilerle mi?

Topografyanın Dayattığı Şehirler

Bir diğer dikkat çekici bulgu da şu: Büyük şehirlerin çoğu, doğal ulaşım yollarının kesiştiği noktalarda ortaya çıkıyor. Yani nehir geçişleri, vadiler, dağ geçitleri gibi stratejik konumlar, sadece askeri değil ekonomik üstünlük de sağlıyor.

Bu, Anadolu’nun neden yüzyıllar boyunca kesintisiz olarak iskan gördüğünü açıklayan detaylardan biri olabilir.

Zipf Yasası ve 4 Bin Yıllık Şehir Düzeni

Daha ilginç olanı ise şehir büyüklüklerinin dağılımında ortaya çıkan istatistiksel bir uyum: Zipf Yasası.

Modern şehirlerin büyüklük dağılımını açıklamakta kullanılan bu yasa, antik şehirler için de geçerli çıkıyor. Yani bugünkü Türkiye sınırları içinde 4 bin yıl önce var olan şehirler, bugünküne benzer bir oransal dağılım sergiliyor. Ne kadar ilginç değil mi?

Demek ki insan toplulukları, teknoloji değişse bile şehirleri kurarken benzer mantıkları izliyor.

Türkiye İçin Ne Anlama Geliyor?

Bu çalışma, Türkiye için birden fazla anlam taşıyor:

  • Birincisi: Anadolu, Tunç Çağı’nda da yalnızca yerel değil, uluslararası bir ekonomik merkezdedir. Bu geçmiş, bugün hâlâ var olan coğrafi ve stratejik gücün çok erken dönemlerden beri var olduğunu gösterir.

  • İkincisi: Türkiye, “kayıp şehirler ülkesi” olabilir. Bu şehirlerin bazılarının yerleri hâlâ bilinmiyor. Ancak klasik arkeoloji yerine veri temelli yaklaşımlarla (ekonometrik modellemeler, yapay zekâ gibi) bu şehirler daha hızlı ve kesin biçimde bulunabilir.

  • Üçüncüsü: Arkeoloji, artık sadece tarihçilerin ve kazı ekiplerinin işi değil. Ekonomistler, matematikçiler ve veri bilimciler de bu alanda devrim yapabilecek potansiyele sahip.

Sonuç Yerine: Bir Tüccarın Tabletiyle Başlayan Bilimsel Yolculuk

Belki bir Asurlu tüccarın oğluna yazdığı basit bir gönderi notuydu. Belki de bir eşya listesiydi. Ancak o çivi yazılı tablet, bugün Anadolu’nun kayıp şehirlerini arayan bilim insanlarının pusulası oldu.

“Tarih toprakta değil, veride de saklı olabilir.”

Ve biz bu verinin izinden giderek, Anadolu’nun bilinmeyen şehirlerine bir adım daha yaklaşmış olabiliriz.