GİZLENENİN PEŞİNDE

Bir Heykelin Kırık Burnu ve Perde Arkasındaki Tablolar

Abone Ol

Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi’ne ilk adımınızı attığınızda, gözünüze çarpan şey ihtişam değil, bir tür durgunluk olur. Duvarlardaki büyük ustaların tabloları, mermerin yüzüne sinmiş zaman, sessiz bir ağıt gibi sizi izler. Ama mesele sadece görünen değildir. Bu müze, aynı zamanda gösterilmeyenlerle konuşur. Bu yazı, o sessiz konuşmaya kulak kabartma niyetindedir.

Ziyaretçilerin çoğu müzenin koleksiyonunun sadece bir kısmını görür. Oysa bodrum katlarında ya da sınırlı erişimli depo bölmelerinde Türkiye sanat tarihinin çok daha derin, daha politik, daha çetin yüzü saklanır.

Bir zamanlar “çıplaklık” gerekçesiyle sergiden kaldırılan nü tablolar... Siyasi figür çağrışımı yaptığı için çerçevesiyle birlikte duvara asılmadan bırakılan tuvaller... 1980’ler boyunca “ahlak”, “uygunluk” ya da “toplum değerleriyle bağdaşmaz” denilerek gölgede bırakılan onlarca eser... Bunlar, sadece sanatın değil, devletin ve toplumun hafıza yönetiminin göstergesidir.

Sergilenmeyen bu eserlerin çoğu, sanatçının yalnızca estetikle değil, zamanın ruhuyla da hesaplaştığı işleri kapsar. Gerçekten yaratıcı, gerçekten dönüştürücü işler çoğu zaman depoya giden ilk eserler olmuştur. Bu müze, ironik biçimde, en fazla da sergilenemeyen sergilerle büyür.

Hayalî bir eser düşünelim şimdi: Müze kayıtlarında ismi geçen ama duvarına hiç asılmayan bir tablo… Adı “Bekleyiş.”
Tuvalin merkezinde, savaş sonrası boş bir tren istasyonu bekleme salonunda oturan dört figür var. İki kadın, bir çocuk ve bir yaşlı adam. Kadınlardan biri başörtülü, biri kasketli; çocuk elinde oyuncak bir tabanca tutuyor, adam gözlüklerini dizlerine bırakmış. Salonun saatinde akrep ve yelkovan yok.
Bu tablo hiç yapılmamış olabilir. Ama yapılmış olsaydı, bir gün mutlaka sergiden kaldırılırdı. Çünkü “sergilenmeyen” bir şey, çoğu zaman hiç yapılmamış olandan daha çok şey anlatır.

Müze koridorlarından birinde, adını pek kimsenin bilmediği bir heykel durur. Elindeki forma, başının çevresi, duruşu ile geçmişten bir figürü hatırlatır. Ama dikkatle bakınca, burnunun olmadığını fark edersiniz. Burnu kırılmış, ama kırığın nedeni açıklanmaz. Müze kartında bu eksiklik yer almaz. Orası sessiz bir yara gibidir.

Heykelin kırığı yalnızca fiziksel değil, tarihsel bir kırılmanın da işaretidir. 1960’lar ya da 1980’ler... Belki bir ideolojik hesaplaşma anında burnu hedef alınmıştır. Çünkü bu ülkede heykel kırmak, bazen düşünce kırmakla eşanlamlıdır.

“Burnu kırık heykel.” Mermerin beyazı, zamanla griye dönmüş. Eksik burun yerinde solgun bir gölge gibi. Baktığınızda eksik olanı değil, silinmeye çalışılanı görüyorsunuz.

Devlet Resim ve Heykel Müzesi, yalnızca Türkiye’de modern sanatın vitrinidir denemez. Aynı zamanda neye izin verildiği, neyin görünür kılındığı ve neyin unutturulmaya çalışıldığı sorularının cevabıdır. Sergilenmeyen bir tablo, aslında yalnızca bir resim değil, toplumsal belleğin çizilmeyen portresidir. Kırık burun ise, yontulmayan bir gerçeğin izdüşümü.

Müze sessizdir. Ama dikkatle bakıldığında, sessizlik bağırır.

Biz de işte tam orada, kırık burnun ucunda ve gölgede bırakılan fırça izlerinin ardında, gizlenenin peşindeyiz.