GİZLENENİN PEŞİNDE – 190 KİLOMETRELİK AÇLIK

Abone Ol

Ankara’nın sabahı bazen sessiz olur.

Ama o sessizlik, her zaman huzur anlamına gelmez.

Bugün o sessizliğin içinde, taşın altından gelen bir ses var.

Ayakkabıları aşınmış, yüzleri rüzgârla sertleşmiş, ama sesleri hâlâ diri olan bir grup insanın sesi…

Kurtuluş Parkı’nda oturuyorlar.

Üzerlerinde doğru düzgün giysi yok.

Karınları boş.

Ama içlerinde bir şey hâlâ dolu:

Hak duygusu.

Eskişehir’den yola çıktılar.

Tam 190 kilometre.

Adım adım, gün gün, geceleri soğukta, gündüzleri asfaltın sıcağında yürüyerek…

Ankara’ya geldiler.

Çünkü başka yolları kalmamıştı.

Bu hikâye aslında bir yürüyüş hikâyesi değil.

Bu, bir bekleyiş hikâyesi.

Aylardır maaş alamayan insanların bekleyişi…

Evde çocukların “Baba, bugün ekmek var mı?” sorusuna cevap verememenin bekleyişi…

Telefon çaldığında açmaktan çekinmenin bekleyişi…

Borç defterlerinin kabardığı, umutların inceldiği bir bekleyiş…

Ve sonunda o bekleyiş, yürüyüşe dönüşüyor.

Düşünün…

Bir işçi, çalışıyor ama maaşını alamıyor.

Bu cümle, tek başına bir çelişki.

Ama bu ülkede artık sıradanlaşma tehlikesi taşıyan bir çelişki.

Çalıştığı yer:

Mihalıççık Maden İşletmesi

Toprağın altından çıkarılan cevherin değeri var.

Ama o cevheri çıkaran insanın emeğinin karşılığı yok.

İroni tam da burada başlıyor.

Onlar, yerin altından zenginlik çıkaran insanlar…

Ama kendi hayatlarında yoksulluğun en çıplak hâliyle karşı karşıyalar.

Bugün geldikleri noktada ise daha ağır bir tablo var:

Açlık grevi.

Yani artık mesele “maaş” değil.

Mesele, doğrudan doğruya hayatta kalma meselesi.

Ve bir talep:

Sadece bir talep…

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na gidip,

bir yetkiliye,

bir bakana,

bir insana…

derdini anlatabilmek.

Ama o yol bile kapalı.

Burada insanın aklına şu soru geliyor:

Bir ülkede,

ekmeğinin peşine düşmüş bir işçi,

devletine ulaşamıyorsa…

orada sorun nerede başlar?

Yolda mı?

Kapıda mı?

Yoksa zihniyette mi?

Bu yürüyüş, aslında bir protesto değil.

Bu yürüyüş, bir başvuru dilekçesi.

Ama kâğıda yazılmamış.

Asfalta yazılmış.

Her adım bir cümle:

“Ben çalıştım.”

“Karşılığını alamadım.”

“Çocuğuma bakamıyorum.”

“Duyun beni.”

Ankara, tarih boyunca çok yürüyüş gördü.

Seymenlerin yürüyüşünü gördü.

Cepheye gidenlerin yürüyüşünü gördü.

Hak arayanların yürüyüşünü gördü.

Ama bu yürüyüş biraz farklı.

Bu yürüyüşte slogan yok.

Bu yürüyüşte pankarttan çok suskunluk var.

Ve o suskunluk, bazen en yüksek sestir.

Kurtuluş Parkı’nın ağaçları bugün başka türlü sallanıyor.

Rüzgâr, dalların arasından geçerken bir şey fısıldıyor sanki:

“Bir ülkede işçi yürüyorsa,

o yürüyüş sadece onun değildir.”

Bu mesele sadece birkaç işçinin meselesi değil.

Bu mesele, emeğin değeriyle ilgili bir mesele.

Ve daha da derinde, bir adalet meselesi.

Çünkü adalet, bazen mahkeme salonlarında değil,

park köşelerinde aranır.

Belki de en acı olan şu:

Onlar, yerin metrelerce altına inerken korkmayan insanlar…

Ama bugün, seslerini duyurabilmek için

yerin üstünde mücadele veriyorlar.

Ve geriye şu cümle kalıyor:

Bir işçi, ekmeğini aramak için 190 kilometre yürüyorsa…

orada sadece yol uzun değildir.

Vicdanın mesafesi de uzamıştır.