Bir zamanlar bize başka bir dünya anlatıldı.
Sınırların anlamını yitirdiği, geçişlerin kolaylaştığı, duvarların tarihin utanç sayfalarına kaldırıldığı bir dünya… Berlin Duvarı yıkılırken alkışlanan şey sadece betonun çöküşü değildi; artık duvarların bir daha konuşmayacağına inanılıyordu.
Aradan otuz yıl geçti.
Bugün yeryüzünde iki yüzü aşkın devlet var ve bunların yaklaşık yarısı, sınırlarında fiziksel ya da teknolojik duvarlar inşa etmiş durumda. Oysa 1980’lerin sonunda bu sayı onlu rakamlarla ifade ediliyordu. Beton çoğaldı, tel örgüler uzadı, sensörler sınır hattının yeni dili haline geldi.
Burada durup sormak gerekiyor:
Madem dünya küreselleşti, bu duvarlar kime karşı ve neden yükseliyor?
Duvarlar genellikle güvenlik gerekçesiyle açıklanıyor. Terör, kaçakçılık, düzensiz göç… Ancak tabloya biraz daha genişten bakıldığında, bu yapıların yalnızca güvenlikle değil, küresel eşitsizlikle ilişkili olduğu görülüyor. Çünkü küreselleşme her şeyi eşit biçimde serbest bırakmadı.
Para serbest dolaştı.
Meta serbest dolaştı.
Veri serbest dolaştı.
Ama insan aynı serbestliğe hiçbir zaman sahip olmadı.
Bugün duvarlara haritadan bakıldığında coğrafya görülür; yere inildiğinde ise sınıf. Yükselen duvarların büyük bölümü, yoksulluğun ve güvencesizliğin hareketine karşı kuruluyor. Hiçbir duvar sermayeyi durdurmuyor. Özel jetler, finans ağları, küresel şirketler sınır tanımıyor. Durdurulan şey pasaporttan çok beden oluyor.
Bu nedenle modern duvarlar bir savunma hattından ziyade,
bir süzgeç sistemi gibi çalışıyor.
Eskiden sınır, “buradan sonrası başka bir ülke” demekti.
Bugün sınır, “sen kimsin?” sorusuyla başlıyor.
Aksanla, ten rengiyle, biyometriyle, ekonomik durumla devam ediyor.
Duvar artık yalnızca beton değil.
Vize rejimi.
İltica prosedürü.
Transit salon.
Açık denizde geri itme hattı.
Böylece sınır, çizgiden çıkıp zamana ve sürece yayılıyor. İnsan, daha yola çıkmadan durdurulabiliyor; daha konuşmadan elenebiliyor.
Bu durum bir çelişkiyi açık ediyor:
Küresel dünya, dolaşımı kutsarken, bu dolaşımın kime ait olacağını titizlikle seçiyor. Hareketlilik bir hak olmaktan çıkıp, bir ayrıcalığa dönüşüyor.
Duvarların yükselmesi dünyayı daha güvenli hale getirmedi.
Sadece daha tedirgin, daha kapalı ve daha sert bir düzene taşıdı. Çünkü beton, yoksulluğu çözmez; sadece görünmez kılar. Tel örgü, adaletsizliği ortadan kaldırmaz; yalnızca öteler.
Belki de bu çağın en büyük ironisi şudur:
Sınırlar hiç bu kadar konuşulmamışken, eşitsizlik hiç bu kadar derin olmamıştı. Duvarlar bu nedenle bir güç gösterisi değil; küresel sistemin kendi yarattığı sonuçlarla baş edememesinin sessiz mimarisidir.
Ve asıl soru hâlâ ortada duruyor:
Duvarlar gerçekten hareketi mi durduruyor,
yoksa adaletsiz bir düzenin çöküşünü mü geciktiriyor?