DERİYE NEFES VERENLER: ANKARA’DA BİR DEBBAHLIK HİKÂYESİ

Abone Ol

Atpazarı yokuşunu çıkarken, eski taş sokaklardan birine saparsanız, sessizce akan bir zaman duvarına çarparsınız. Bugün kaldırımların altında kalan o dar sokaklar bir zamanlar derinin sesini taşırdı. Ankara’nın kalbinde, Hatip Çayı’nın kıyısında, sabırla suya yatırılan deriler, sabırla eğitilen insanlar vardı. Çünkü bu şehir bir zamanlar sadece kaleler ve meclisler değil, debbağhanelerle doluydu.

Bugün o Hatip Çayı’nın üzeri asfaltla örtülü. Çayın suyu hâlâ orada, ama artık bir yolun altından gizlice akıyor. Tıpkı Ankara’nın birçok dere yatağı gibi sesi kesildi, üzeri kapatıldı, varlığı unutturuldu. Oysa bu çay, bir zamanlar şehrin üretim damarlarından biriydi. Deriyle çalışan ustalar suyun sesine alışkındı, çıraklar sabah ilk iş bu çaydan su taşırdı.

Ahiliğin kurucusu Ahi Evran’ın kendisi de bir debbağdı. Deriye şekil veren eller, aynı zamanda insanın içindeki kötülüğü de törpüleyen ellerdi. Debbahlık, yalnızca meslek değil; sabrın, temizliğin, dönüşümün adıydı. Hayvan derisi, kötü kokulu bir enkazdan, yumuşak ve dayanıklı bir eşyaya dönüşürken, çıraklar da ahlaklı ve adil bir zanaatkâra dönüşürdü.

Ankara’da bu işin kalbi Atpazarı ile Bentderesi arasındaki hattaydı. Debbağhaneler, su kenarlarında kümelenirdi. Çünkü deriyi yumuşatmak, yıkamak ve kimyasalla işlemek için bol su şarttı. Ama asıl mesele sadece su değil, sabırdı. Zanaatkârlar sabırla deriye işler, sabırla insan yetiştirirdi.

Ve işin ilginç bir yanı daha vardı. O eski tabakhanelerde deri yumuşatmak için kullanılan maddeler arasında köpek dışkısı da vardı. Gerçekten. Hatta dilimize kadar düşen o sert deyim de buradan gelir:
"Tabakhaneye bok mu yetiştiriyorsun?"
Bu söz, bir yere yetişmeye çalışan, acele eden çocuklara söylenirdi. Çünkü o dönemde, gerçekten de sabahın erken saatlerinde köy meydanında bir köpek dışkıladığında, mahalle çocukları ellerine bir bez ya da tahta parçası alır, hızla koşarak bunu tabakhaneye yetiştirirdi. Çünkü dışkı taze olmalıydı. Ustaların deyişiyle, "bayat dışkı deriyi bozar, tazesi şekil verir."
Debbağlık, işte bu kadar gerçek, bu kadar sert ama bir o kadar da dönüştürücü bir sanattı.

Zeyahların (zanaatkârların) dilinde debbahlık “nefsini tanımaktır” derlerdi. Hangi deri ne kadar kireç ister, hangisi ne kadar bekletilmelidir; bunu bilmeyen yalnızca malzemeyi değil, müşterisini de kaybederdi. Ankara’nın eski ustaları sabrı bu yüzden öğrenirdi:
“Deriyi kızdırırsan çatlar, insanı kızdırırsan hayat çatlar.”

Bugün o dükkânların çoğu yıkıldı. Yerlerine apartmanlar, otoparklar, unutulmuşluklar yükseldi. Ama Bentderesi’nde su hâlâ akıyor. Ve belki bir taşın altından hâlâ o ekşi deri kokusu, hatıraları dürtüyor.

Ankara’da debbahlık artık bir meslek değil belki, ama bir ruh. Çünkü bu şehir, sadece politika ve bürokrasiyle değil, deriye sabırla şekil veren ustalarıyla da büyümüştü.

Ve şimdi...
Biz o ustaların sesine yeniden kulak verirsek, belki Ankara’nın taşlarında bir kez daha deri gibi yumuşak, sabır gibi sağlam bir medeniyetin izlerini bulabiliriz.