DELİBAŞ’IN GÖLGESİNDE

Konya'nın merkezine giren isyancı kalabalığın ellerinde yeşil bayraklar vardı. “Şeriat isteriz!” diye bağırıyorlardı. Yıl 1920. TBMM daha altı ayını bile doldurmamışken, tam cepheye mühimmat taşıma telaşı içindeyken, Konya’da Delibaş Mehmet adında bir çavuş, ellerinde uydurulmuş bir fermanla halkı galeyana getiriyordu. Üstelik bu yalnızca bir halk hareketi değildi; bu, eski rejimin içerideki son direniş noktasıydı. Ve Ankara, bu tehdidin sadece dört gün uzağındaydı.

Abone Ol

v

Bu isyan, ders kitaplarının kenarına sıkışmış birkaç satırla geçiştirilir. “Yerel çaplı” bir hadise denir. Oysa Konya gibi bir merkezde, hem de Cumhuriyet’in doğum sancıları içinde şeriat adına silaha sarılmak, yalnızca yerel bir kalkışma değildir. Bu, rejimin meşruiyetini test eden erken bir darbe provasıdır.

Delibaş Mehmet kimdi?
Eski bir Hamidiye askeri değil, bir jandarma çavuşuydu. 1. Dünya Savaşı'ndan sonra ordudan terhis edilmiş, ama üniformasını ve unvanını halk arasında korumuş bir adam. Çumra'da kendi halinde yaşarken, İstanbul’dan gelen haberlerle birden kıpırdanmaya başladı. Elinde taşıdığı şeyin bir “padişah fermanı” olduğu söylendi. Ferman mıydı, sahte bir el yazması mıydı, yoksa sadece iyi planlanmış bir dedikodu mu, hâlâ meçhul. Ama bildiğimiz bir şey var: Konya’nın taşrasında, “Ankara dinsizdir” propagandası ferman kadar etkiliydi.

İsyan Ekim 1920'de başladı. Delibaş, eline pala ve tüfek alanlarla birlikte Çumra’dan yürüdü. Sayıları birkaç yüzdü; yolda katılanlarla bine yaklaştı. Halkı ikna etmek için sarıklı imamlar, el yazısı dualar ve bolca yemin vardı. Konya’ya girdiklerinde yollarına taş koyan olmadı. Valilik binasına yürüdüler. Jandarma direndi, ama kısa sürede hükümet konağı düştü.

Konya Müftüsü bile tehdit edildi. Bazı kaynaklar onun da “bu Ankara işi kafirdir” dediğini yazıyor. Doğru olsun ya da olmasın, o gün şehirde korku hâkimdi.

Ankara’da ise telgraf telleri gerilmişti. Vali’nin çektiği telgraf soğuk ve netti:

“Delibaş şehre girmiştir. Vali konağı fiilen düşmüştür. Emrinizi beklerim.”

Mustafa Kemal’in emriyle Refet Paşa, makineli tüfeklerle donatılmış birlikleri bir trenle Konya’ya gönderdi. Bu, yeni rejimin ilk iç güvenlik operasyonuydu. Yol boyunca telgraf hatları kesikti. Delibaş’ın adamları iletişimi sabote etmişti. Konya’ya varıldığında, şehir yarı yarıya hâlâ isyancının elindeydi.

İki gün süren çatışmadan sonra isyan bastırıldı. Delibaş kaçtı. Toroslara, oradan Afyon’a geçti. Bir yıl boyunca izini kaybettirdi. 1921’de tekrar bir kalkışma için ortaya çıktığında, bu kez fazla şansı yoktu. Yakalandı. Yargılandı. İdam edildi. Sessizce. Halk önünde değil. Ankara, bu meseleyi bir daha konuşmak istemedi.

Bu isyanın üzeri neden örtüldü?

Çünkü Konya bir uç köy değildi. Mevlana’nın, ulemanın, softanın kalbiydi. Hilafet yanlılarının Anadolu’daki merkezlerinden biriydi. Böyle bir şehirde, Cumhuriyet kurulmadan önce, şeriat bayrağıyla yürüyen bir topluluğun Ankara’ya dört günlük mesafeye kadar gelmesi, meşruluğu yeni kazanmış bir rejimin imajını zedeliyordu. Hem içeride hem dışarıda.

Ayrıca, bu isyanın bastırılması sırasında kullanılan kuvvet, yeni Meclis’in ilk büyük iç müdahalesiydi. “Kardeş kanı” endişesi hâlâ tazeydi. O yüzden tarih anlatısında bu olay, "küçük bir isyan" diye kodlandı.

Ama hayır. Bu küçük değildi. Bu, Mustafa Kemal’in deyimiyle “irticanın yıkılmamış son kalelerinden biri”ydi. Konya, Cumhuriyet’in sınandığı ilk iç hattıydı.

Ve bugün hâlâ o sınavın yankısı sürüyor. Kimi zaman bir televizyon vaazında, kimi zaman sosyal medya nutuklarında karşımıza çıkan “Ankara dinsizdir” teması, aslında Delibaş’ın mektubundan çıkmadır. Hâlâ hayatta olan bir ezberin, o gün yazılmış nüshasıdır.

Gizlenenin peşinde bir kez daha karşımıza çıkan bu hikâye, yalnızca bir çavuşun macerası değil; Cumhuriyet’in tam kalbinde, kurulduğu anda açılan ilk yara izidir. Görünürde küçük, içerikte büyük bir sarsıntı.

Unutulmuş diyeceğiz ama aslında unutulmamış bir şey bu. Sadece görmezden gelinmiş. Tıpkı bazı gerçekler gibi.