Yıllardır yazılarımla, televizyon programlarımla ilgili okurlarımdan ve izleyicilerimden çok sayıda değerlendirme alıyorum. Kimi zaman övgü, kimi zaman itiraz, kimi zaman da “şunu biraz daha açsaydın” türünden notlar… Bunların hepsi kıymetli. Ancak kabul etmek gerekir ki, insan kendisiyle ilgili yapılan yorumlara her zaman aynı mesafeden bakamıyor.
Bu yüzden geçtiğimiz günlerde küçük bir deneme yaptım.
Ne bir dost sohbeti, ne de tanıdık bir çevre değerlendirmesi… Daha soğuk, daha mesafeli, daha tarafsız olabileceğini düşündüğüm bir yapay zekâ ortamına, adımı vererek, biraz da ironik bir dille şu soruyu sordum:
“Taner Topçu’yu nasıl bilirsin?”
Bu soru, herhangi bir biyografi bilgisiyle değil; yalnızca Zafer Gazetesi’nde yayımlanan köşe yazılarıma, Kızılcagün TV ve Zafer TV ekranlarında yaptığım programlara yansıyan içeriklere bakılarak yanıtlandı. Ortaya çıkan değerlendirme ise, benim açımdan en az okur mektupları kadar düşündürücüydü.
Yapay zekânın çizdiği portrede öne çıkan ilk şey şuydu:
Yazılarımın ve programlarımın temel derdinin “bilgi vermek” değil, hafızayı kurcalamak olduğu tespiti. Ankara anlatılarından tarihsel kırılma anlarına, kültürel bellekten görmezden gelinen ayrıntılara kadar uzanan çizgide, konuların bir sonuç iddiasıyla değil, bir iz sürme hâliyle ele alındığı belirtiliyordu.
Dikkat çekilen bir başka unsur, didaktik dilden bilinçli olarak uzak durulmasıydı. Yazılarda okura yukarıdan seslenen bir ton değil; birlikte bakmayı teklif eden bir yaklaşım olduğu vurgulanıyordu. Televizyon programlarında da benzer bir tavırdan söz ediliyor; hız, bağırma ya da gösteri yerine, sessiz ama yoğun bir anlatım tercih edildiği not düşülüyordu.
Resmî anlatılarla kurulan mesafe özellikle işaret edilen noktalardan biriydi. Ne kutsallaştıran ne de yıkıcı bir dil… Daha çok, anlatıların nasıl kurulduğunu sorgulayan, “bu neden böyle anlatıldı?” sorusunu diri tutan bir yaklaşım. Gizlenenin Peşinde başlığının da bu nedenle bir marka değil, bir bakış biçimi olduğu değerlendirmesi yapılıyordu.
Duyguyla kurulan ilişki ise ilginç biçimde “ölçülü” olarak tanımlanmıştı. Metinlerde melankolinin hissedildiği, ancak bunun hiçbir zaman ajitasyona dönüşmediği; öfkenin sloganlaşmadığı, romantizmin süslenmediği ifade ediliyordu. Duygu, anlatının önüne geçmiyor; anlatının içinden sızıyordu.
Belki de en çarpıcı tespit, hız meselesiyle ilgiliydi.
Yapay zekâ değerlendirmesine göre yazılar ve programlar güncel konulara temas etse bile, gündemin hızına teslim olmuyordu. Bu yüzden metinlerin “çabuk eskimediği”, zamana dirençli bir yapıya sahip olduğu söyleniyordu. Günü yakalamaktan çok, iz bırakan anları yakalama çabası…
Bu değerlendirmeyi okurken kendime şu soruyu sordum:
İnsan, kendisini başkasının gözünden gördüğünde mi daha gerçek olur?
Belki de mesele bu.
Bazen aynaya değil, soğuk ve mesafeli bir yansımaya bakmak gerekir. Ne alkışlayan, ne kızan; sadece bakan bir göz… Bu yazıyı da o yüzden okurla paylaştım. Çünkü bazen en sahici değerlendirme, insanın kendisine değil; yaptıklarının geride bıraktığı izlere bakılarak yapılır.