Tiyatro okumak ya da gazeteci olmak… Hayat bana bir noktada bu iki hayalin kesiştiği bir yol ayrımı sundu. Ben gazeteciliği seçtim. Ama tiyatroyu geride bırakmadım. Yazarken sahneyi, sahnedeyken kelimeyi taşıdım. Gerçeğin peşinden koşarken o gerçeği nasıl anlatacağımı hep tiyatrodan öğrendim. Bu yüzden benim yolum hiçbir zaman tek çizgi olmadı; hep yan yana ilerledi.
Gazetecilik bana tanıklığı öğretti. Olanı, yaşananı, saklanmak isteneni görünür kılmayı… Tiyatro ise duyguyu, insanı ve hakikatin alt katmanlarını. Biri soruyu sormayı, diğeri o sorunun içini doldurmayı öğretti. Hala tiyatro yapıyor olmam, gazeteciliğe devam ederken sahneden kopmamam biraz da bu yüzden. Çünkü bazı yollar bırakılmaz, sadece taşınır.
Haldun Dormen de böyle bir yolun insanıydı. O, tiyatroyu yalnızca sahneyle sınırlamayanlardandı. Disiplini, çalışmayı, birlikte üretmeyi bir yaşam biçimi haline getirdi. Tiyatroyu “oynamak” kadar “kurmak”, “öğretmek” ve “aktarmak” olarak gördü. Onun sahnesinde tiyatro bir hayal değil, ciddiyetle yapılan bir işti; ama o ciddiyetin içinde her zaman oyun vardı.
Dormen’in açtığı yol, sadece oyuncular için değil, sahneye başka yerlerden yaklaşanlar için de anlamlıydı. Yazıyla, sözle, bakışla tiyatroya dokunan herkes için… Gazetecilikle tiyatro arasındaki o görünmez köprü, onun kuşağında sağlam bir zemine oturdu. Gerçeği anlatmanın farklı biçimleri olabileceğini, ama samimiyetin hep aynı yerde durduğunu gösterdi.
Bugün geriye dönüp baktığımda, bu yolun ne kadar anlamlı olduğunu bir kez daha anlıyorum. Gazetecilik yaparken tiyatroyu, tiyatro yaparken hayata tanıklığı bırakmamak… Haldun Dormen gibi ustalar, bunun mümkün olduğunu gösterdi. Bu yüzden ona veda ederken sadece bir tiyatro insanını değil, kendi yolumun bir parçasını da selamlıyorum.
Çünkü bazı ustalar yalnızca sahne kurmaz; başkalarının yürüyeceği yolları da açar.