AVRUPA KALELERİ GEÇMİŞİ KORUR, ANKARA KALESİ GEÇMİŞLE YAŞAR

Abone Ol

Bir kaleye girdiğinizde ne beklersiniz?

Taşların sessizliğini mi, yoksa hayatın sesini mi?

Bugün Avrupa’da ziyaret edilen pek çok kale, geçmişi kusursuz biçimde sergiler. Surlar onarılmıştır, kuleler ayağa kaldırılmıştır, tarih pırıl pırıldır. Ama o tarih, çoğu zaman cam fanusun içindedir. Dokunulmaz, konuşmaz, itiraz etmez.

Ankara Kalesi ise başka bir yerden konuşur. Çünkü o yalnızca ayakta duran bir yapı değildir; içinde hâlâ hayatın sürdüğü nadir kalelerden biridir. Burada tarih, vitrine konmamıştır. Burada tarih, hâlâ çamaşır asar, kapı önünde oturur, çocuk büyütür.

Bu fark, Ankara Kalesi’ni dünyada özel bir yere koyar.

AVRUPA KALELERİ: GEÇMİŞİ KORUYAN, AMA HAYATI DONDURAN YAPILAR

Avrupa’daki pek çok kale, bugün “yaşayan kale” olarak tanımlanır. Oysa bu tanım çoğu zaman semboliktir. Fransa’daki Carcassonne Kalesi, Orta Çağ’dan bugüne ulaşmış görkemiyle bunun en bilinen örneklerinden biridir. Surların içinde hâlâ yapılar vardır; ancak bu yapıların büyük kısmı butik otel, restoran ya da dükkândır. Oradaki yaşam, turizmin belirlediği sınırlar içinde akar.

Benzer biçimde Edinburgh Kalesi, kentin üzerinde bir simge olarak yükselir. Tarih güçlüdür ama gündelik hayat, kalenin dışında, eteklerindeki eski şehir dokusunda sürer. Kale bakar; hayat aşağıda yaşanır.

İspanya’daki Toledo Eski Şehir ya da Malta’daki Mdina gibi örnekler ise surlarla çevrili, yaşayan alanlar sunar; fakat bunlar birer “kale içi mahalle”den çok, tarihsel olarak korunmuş kent dokularıdır. Yaşam vardır, ama çoğu zaman sessiz, kontrollü ve seyirliktir.

Bu kaleler geçmişi korur.

Ama geçmişle birlikte bugünü taşımazlar.

ANKARA KALESİ: GEÇMİŞLE YAŞAYAN, GELECEĞİ KURABİLECEK BİR KALE

Ankara Kalesi’nin ayırt edici tarafı tam da buradadır.

Bu kale, tarihî dokusunu korurken sakinlerini bütünüyle dışlamamıştır. Yoksulluk da vardır, gündelik hayat da. Gürültü de vardır, düzensizlik de. Ama tam da bu yüzden Ankara Kalesi gerçektir.

Burada tarih, yalnızca taşlarda değil; insanlarda yaşar.

Ancak bu gerçek, Ankara Kalesi’nin yalnızca “kendiliğinden yaşayan” bir alan olarak kalması gerektiği anlamına gelmez. Aksine, bu yaşamın sürdürülebilmesi için kalenin iktisadi ve kültürel olarak güçlenmesi gerekir. İşte bu noktada, turizmin dışlayıcı değil, destekleyici bir paydaş olarak devreye girmesi hayati önemdedir.

Son yıllarda kalede bunun olumlu örnekleri görülmektedir. Konak formundaki bazı yapıların aslına sadık biçimde restore edilerek butik otel, restoran, sanat galerisi ya da kültürel mekân olarak değerlendirilmesi; kalenin ruhunu bozmadan onu görünür kılmıştır. Bu yapılar, kaleyi bir vitrine dönüştürmemiş; aksine belleğin dolaşıma girmesini sağlamıştır.

Bir avluda açılan sergi,

bir eski Ankara konağında içilen kahve,

taş sokakta yankılanan insan sesi…

Bunlar kaleyi müze yapmaz; yaşayan bir mekân hâline getirir.

YAYALAŞTIRILMIŞ, İNSAN ÖLÇEĞİNDE BİR GELECEK

Ankara Kalesi’nin bazı bölgelerinde uygulanan kısmi yayalaştırma, bu dönüşümün en doğru adımlarından biridir. Trafikten arındırılmış sokaklar, yalnızca ziyaretçiye değil, orada yaşayanlara da nefes aldırır. Çocuk sesi geri gelir, sohbet uzar, sokak yeniden mekân olur.

Ankara Kalesi için hayal edilmesi gereken şey şudur:

Ne bütünüyle turistik bir sahne,

ne de kendi içine kapanmış bir yoksulluk adası.

İkisi arasında, sakinleriyle yaşayan, ziyaretçisini misafir eden, belleğini korurken geleceğini kurabilen bir denge.

SON SÖZ YERİNE

Avrupa kaleleri geçmişi korur.

Ankara Kalesi geçmişle yaşar.

Ama Ankara Kalesi, doğru planlama ve doğru anlayışla, gelecekle de yaşayabilecek bir potansiyele sahiptir. Bu kale, yalnızca seyredilecek bir tarih değil; paylaşılacak bir yaşam alanıdır.

Ve belki de onu bu kadar kıymetli kılan şey tam olarak budur.