“Birini alacağım ama siyah mı, beyaz mı kararsızım...”
Osmanlı’da kölelik, savaş ganimetiyle başlamadı. Yüzyıllar boyunca bir ekonomi biçimi, saray protokolü, aile hayatı ve sosyal statü göstergesi haline geldi. Cariyelik sistemi, özellikle Kafkas kökenli kadınların saraylarda eğitilerek padişah eşine kadar yükseldiği bir düzen yarattı. Erkek köleler ise Hadım Ağası olarak sarayın en mahrem noktalarında yer aldı.
Aksaray’daki pazarda alıcılar, “iyi görünüyor mu?”, “sık hastalanır mı?”, “ev işinden anlar mı?” diye sorular sorardı. Sudan’dan, Habeşistan’dan, Gürcistan’dan, Kırım’dan getirilen insanlar etiketleriyle, fiyatlarıyla, yeni sahiplerini beklerdi.
Modernleşmenin gölgesinde bir suskunluk
İngilizler 19. yüzyıl boyunca Osmanlı'ya köleliği kaldırması için baskı yaptı. II. Mahmud döneminden itibaren bazı düzenlemeler getirildi ama pazarlar kapanmadı. Tanzimat ve Islahat Fermanları dahi bu geleneği kökünden söküp atamadı. Hatta Sultan Abdülaziz'in tahta çıktığı 1861'de, İstanbul'daki bir köle pazarında satışa sunulan kadınların sayısının yüzleri bulduğu belgelerde yer alır.
1890’da İngiltere ile yapılan bir anlaşma sonucunda Afrika'dan yeni köle getirilmesi yasaklandı. Fakat mevcut kölelerin durumu değişmedi. İstanbul'da, İzmir’de, hatta Şam ve Kahire’de köle satışları, hem açık hem kapalı biçimde sürdü.
Cumhuriyet: Sessiz bir son
Cumhuriyetin ilanı bu utancı da beraberinde sildi. 1924 Anayasası, tüm yurttaşların eşitliği ilkesini getirdi. Ardından 1926 tarihli Türk Ceza Kanunu, kölelik ve zorla çalıştırma suçlarını doğrudan yasakladı. Kölelik, artık yalnızca geçmişin karanlık bir lekesiydi.
Ancak bir problem vardı: Bu lekeden hiç söz edilmedi. Ne ders kitaplarında anlatıldı, ne romanlara konu oldu. Ne müzelerde belgelerine rastlandı, ne de sokak isimlerinde bir iz bırakıldı. İstanbul’un Avrat Pazarı sokağı bir süre sonra tabelalardan silindi. Cariyelik deyince akla diziler, saray fantezileri geldi. Ama o pazarlarda çocukluğunu yitiren, kimliğini yitiren binlerce insanın hikâyesi anlatılmadı.
Siyah Türkler: Görünmez yurttaşlar
Bugün Türkiye’de yaşayan ve geçmişi bu köle pazarlarına dayanan Afro-Türkler, hala tam olarak görünür değiller. Aydın, Muğla, İzmir gibi Ege şehirlerinde yaşayan bu toplulukların kökeni çoğu zaman sorulmaz, bilinmez, bilinmek istenmez. Oysa bu insanlar da bu toprakların “öz evladı”dır. Atalarının zincirle getirildiği bu topraklarda, artık zincirsiz ama görünmez bir hayat yaşıyorlar.
Sessizliğin izleri
Cumhuriyet köleliği bitirdi, ama tarihe dair yüzleşmeyi erteledi. Devlet, bu meseleyi tarihin tozlu raflarına kaldırmakla yetindi. Oysa tarih, ancak anlatılarak iyileşir.
Bugün Aksaray’dan geçerken kimse bilmez, orada bir zamanlar insanların tartılarak satıldığı bir pazar kurulduğunu. Bugün Topkapı Sarayı’nı gezerken kimse sorgulamaz, hareme alınan cariyelerin geçmişini. Çünkü sadece unutturulmuş değil; romantize edilmiştir.
Ama “Gizlenenin Peşinde” olanlar için bu sessizlik, daha da bağırgan bir hakikate dönüşür. Bugün eğer o pazarın yerinde bir tabela yoksa, biz kendi kelimelerimizle yazmalıyız:
İstanbul’da bir zamanlar insanlar satılırdı. Ve Cumhuriyet onları susturarak kurtardı.