ATATÜRK’ÜN SESSİZ YOLDAŞLARI

Abone Ol

Bir insanı gerçekten tanımak istiyorsanız, kalabalıkların içindeki hâline değil, yalnız kaldığında kime yaklaştığına bakın.

Çünkü insan, rolünü kalabalıkta oynar; karakterini sessizlikte ele verir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün hayvanlarla kurduğu ilişki tam da bu sessizliklerde görünür olur. Ne propaganda malzemesidir ne de vitrinde sergilenecek bir şefkat gösterisi. Bu ilişki, insanın insana karşı yorulduğu bir dünyada, canlıyla kurulan sahici bir bağdır.

Çankaya Köşkü’nün geceleri uzundur. Işık sabaha kadar yanar. Masanın üzerinde dosyalar, notlar, yarım kalmış cümleler vardır. Ama masanın altında hep aynı küçük beyaz gölge durur: Fox. Ne soru sorar ne cevap bekler. Sadece oradadır. Mustafa Kemal’in ayaklarının dibinde, gecenin yükünü sessizce paylaşır.

Fox’un Çankaya’daki varlığı bir ayrıntı değildir. O, devlet işlerinin arasına sıkışmış bir “duygusal an” hiç değildir. Fox, insanlara değil canlıya duyulan güvenin karşılığıdır. İnsanlar hesap yapar; Fox yapmaz. İnsanlar yaklaşır, uzaklaşır, yer değiştirir; Fox yerini bilir. Masanın altına kıvrılır ve sabaha kadar kalkmaz. Belki de Mustafa Kemal’in en rahat nefes aldığı anlar, bu sessiz sadakatin yanı başında olduğu anlardır.

Fox öldüğünde, Çankaya’da bir sessizlik daha çöker. Bu, resmî kayıtlara geçmez. Ama tanıkların anlattığı bir şey vardır: Atatürk’ün yüzünde beliren boşluk. Bu, bir liderin değil; bir yoldaşını kaybetmiş bir insanın boşluğudur. Çünkü bazı kayıplar, unvan tanımaz.

Sonra bozkır gelir.

Ankara’nın sert rüzgârında, at üzerindeki duruşu bir poz değildir Mustafa Kemal’in. Bu, bir denge hâlidir. At, onun hayatında yalnızca bir ulaşım aracı değildir; ritimle yürümeyi öğreten bir öğretmendir. Sakarya adı verilen at, bu öğretinin en somut hâlidir. Bir meydan muharebesinin adını taşır ama bir savaş hatırasından fazlasıdır. Sahibini sezebilen, huzursuzluğu ve sakinliği birlikte taşıyan bir yoldaştır.

Atatürk’ün atla ilişkisi buyurgan değildir. Dizgin vardır ama sertlik yoktur. Çünkü bozkır kültüründe at, zorla değil, güvenle yürür. Sahibinin ruh hâlini hisseder. Sinirliysen seni taşır ama huzursuz olur. Sakinleşirsen, adımı da sakinleşir. Atatürk’ün at üzerindeki kendinden emin duruşu, cesaretten önce bu denge bilgisinden gelir.

Bu yüzden onun hayvanlara karşı hoyratlığa tahammülü yoktur. Bir arabacının atına vurması, bir köylünün hayvanını gereksiz yere hırpalaması, Atatürk için küçük bir kabalık değildir. Bu, insanın iç dünyasına dair bir işarettir. Canlıya saygı duymayanın, yarın insana da saygı duymayacağını bilen bir aklın refleksidir bu.

Bugün Atatürk’ü çoğu zaman yüksek sesle hatırlıyoruz. Meydanlarda, kürsülerde, sloganlarda… Oysa belki de onu asıl anlatan anlar, sesin tamamen çekildiği anlardır. Bir köpeğin masanın altında uyuduğu, bir atın bozkırda rüzgârı yararak ilerlediği, bir adamın ise omzundaki dünyanın yükünü birkaç saniyeliğine unuttuğu anlar.

Fox konuşmaz.

Sakarya alkışlanmaz.

Ama ikisi de, tarihin en ağır yükünü taşıyan adamın yanında kalmayı bilir.

Sessiz yoldaşlar tarihe yazılmaz.

Ama tarihi ayakta tutanlar çoğu zaman onlardır.