ATATÜRK VE ANTİK UYGARLIKLARIN SIRRI

Abone Ol

"Eğer Hititler yaşamaya devam etseydi, Türk milleti o olurdu..."

Cumhuriyet tarihinin belki de en az işlenmiş ama en çok iz bırakan sessiz devrimlerinden biri, Mustafa Kemal Atatürk’ün Anadolu’nun kadim medeniyetleriyle kurduğu zihinsel ve kültürel bağdır. Resmî ideoloji, bu ilişkiyi çoğu zaman “Türk Tarih Tezi” ve “Anadolu medeniyetleri bilinci” gibi genellemelere hapsetti. Oysa bu bağlamın arka planı, Atatürk’ün şahsi merakı, araştırmacı sezgisi ve gizli tuttuğu kültürel bir stratejiyi barındırır. Çünkü Atatürk için Anadolu, yalnızca bir vatan toprağı değil, yeryüzünün en eski hafızalarından biriydi. Ve bu hafızayı uyandırmak gerekiyordu.

ALACAHÖYÜK’TEN ÇANKAYA’YA UZANAN BİR GİZLİ HAT

1935 yılında Çorum’un Alacahöyük kazıları bizzat Atatürk'ün isteğiyle genişletildi. Arkeologlar kazı sırasında Hatti-Prens mezarlarını ve güneş kurslarını bulduklarında, bu keşif yalnızca bir tarihsel an değildi — Atatürk için bir kimlik meselesiydi.
O yıllarda yanında bulunan dönemin Maarif Vekili Saffet Arıkan, günlüğüne şunları not eder:

“Reisicumhur, kazılardan dönen heyeti kabul etti. Elindeki güneş kursunu bir süre inceledi. Sonra mırıldandı: ‘Bu bizim, öz evlat olduğumuzu gösterir. Hitit değil, Hatti daha eskidir. Türk milleti onun mirasçısıdır.’”

Bu düşünce, 1930'larda başlayan Türk Tarih Tezi’ni doğrudan etkiledi. Ancak resmi ideolojinin çok ötesinde bir zihinsel inşa vardı: Atatürk, Türk milletine tarihin yalnızca son birkaç yüzyılında değil, beş bin yıl öncesinde de “özne” olabileceğini göstermek istiyordu. Tarihi geriye doğru fethediyordu.

ANADOLU’NUN RUHUYLA KONUŞAN BİR LİDER

Atatürk’ün, Gordion ve Boğazköy kazılarına gösterdiği ilgi yalnız akademik bir merak değildi. Bu kazılardan gelen bazı taş parçaları, Atatürk’ün özel odasında sergileniyordu. Sık sık şu cümleyi tekrarlardı:

“Bu taşların dili yok ama anlatacakları çok şey var.”

1932’de Boğazköy-Hattuşaş kazı heyetiyle yaptığı özel bir sohbette, bir arkeoloğa şu soruyu sorduğu aktarılır:

“Bu yazılar çözülünce, bizim buradaki hikâyemiz ne kadar eskiye gidecek?”
Arkeolog cevap verir: “En az beş bin yıl.”
Atatürk başını sallar: “O hâlde biz Anadolu’nun yalnızca bugünü değil, evveliyatıyız da.”

Bu sözler, onun tarihsel bilinçle kurduğu duygusal ve ontolojik bağın ifadesidir.

MÜZE DEĞİL, “YURDUN BELLEĞİ”

Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin temelleri, yalnızca bir arkeoloji müzesi fikriyle değil, Anadolu’nun antik hafızasını derleyip toplayacak bir "ulusal bellek merkezi" fikriyle atıldı. Atatürk’ün, Halkevleri aracılığıyla çevre köylerden eski taşlar, mühürler, çanak çömlek parçaları toplattırdığı, hatta bu parçaları yıkatıp etiketlettiği bilinir.
Bir gün, Etnoğrafya Müzesi’nde sergilenen bir Hitit Aslanı’na bakarken söylediği iddia edilen şu söz, birçok kişi için hâlâ bir sırdır:

“Aslan yontusu değil bu, sabrın, sabanın, sınırın bekçisidir.”

Hitit aslanını yalnızca bir heykel olarak değil, Anadolu’nun kadim nöbetçisi olarak görüyordu.

ATATÜRK’ÜN HATTİ İLGİSİNİN ALTINDAKİ BİLİNÇALTI

Peki, neden özellikle Hatti ve Hititler? Cevap, Atatürk’ün Avrupa merkezli tarih yazımına karşı geliştirdiği özgün yaklaşımda gizliydi.
Avrupa’da 19. yüzyılda yayılan "Ari ırk" kuramlarına karşı, Atatürk bir karşı-narratif inşa etmek istedi. “Sümerler, Elamlar, Hurriler, Hatti’ler ve Orta Asya kültleri”yle Anadolu'yu yalnızca Doğu’nun değil, insanlık tarihinin de beşiği ilan etti.
Bu yaklaşım, onun yalnızca tarih yazımıyla değil, bilinçaltı bir aidiyet arayışıyla da ilgiliydi. Çünkü Anadolu’nun katman katman tarihini Türk milletinin genetik ve kültürel hafızasında yaşatmak istiyordu.

TARİHİ GERİYE DOĞRU İNŞA ETMEK

Mustafa Kemal, Anadolu’ya dair bir gelecek inşa ederken, onun kadim geçmişini de yeniden yorumladı. Kazı alanlarını gezdiğinde, yanında sadece arkeologlar değil, haritacılar, mühendisler ve sanatçılar da olurdu. Çünkü ona göre geçmiş, sadece “kazılan” değil, “yeniden kurulan” bir şeydi.
Bu yüzden, Anadolu’nun antik haritalarını yeniden çizdirdi. Bozkırın ortasında tarihin kaybolmuş kentlerini tek tek işaretletti. Bunları modern Anadolu kentleriyle eşleştirdi.
Bu bir tür “medeniyet haritalaması”ydı. Ve bu haritanın merkezine, tarih boyunca yedi kez yıkılmış bir şehri — Ankara’yı koydu.

GİZLENENİN PEŞİNDE OLAN BİR DEVLET ADAMI

Atatürk'ün Hititlere, Hattîlere, Sümerlere duyduğu ilgi, bir nostalji değil, bilinçli bir stratejiydi. Tarihi yalnızca geçmişte bırakmıyor, onu geleceğe bağlayan bir zemin haline getiriyordu.
Ona göre Anadolu, yalnızca bir coğrafya değil, unutulmuş medeniyetlerin yeniden ayağa kaldırılacağı bir çağın eşiğiydi.
Ve bu çağda, “gizlenenin peşinde” olan bir lider olarak, tarihin tozlu katmanları arasından bir milletin öz benliğini arıyordu.