Ankara denince akla önce bozkır gelir. Kuraklık, susuzluk, çatlamış toprak…
Oysa bu şehir, tarihinde en az yangın kadar büyük bir su felaketi yaşamıştır. Ve bu felaket, neredeyse hiç hatırlanmaz.
1957 yılının Eylül ayında Ankara’da yağmur yağdı. Ama bu, sıradan bir yağmur değildi. Şehir, bastırılmış derelerinin, daraltılmış yataklarının ve görmezden gelinen yoksulluğun altında sessizce boğuldu.
Bugün alt geçitleri su basan, ani sağanaklarda trafiği kilitlenen Ankara’yı anlamak için, o güne bakmak gerekir. Çünkü 1957 seli, sadece bir doğa olayı değil; kentin kendi kendine kurduğu bir tuzağın sonucuydu.
Yağmur günlerce sürdü. Toprak suya doymuştu. Ama asıl sorun gökten yağan değil, yerin altına hapsedilmiş olandı. Hatip Çayı, Bentderesi ve çevresindeki doğal su yolları artık dere değildi. Üstleri kapatılmış, yatakları daraltılmış, yönleri değiştirilmişti. Ankara, derelerini şehirden kovduğunu sanıyordu.
Sular yatak aradı. Bulamayınca, evlere girdi.
Sel, özellikle Altındağ, Bentderesi, İskitler ve Ulus’un alt kotlarında büyük yıkıma yol açtı. Gecekondu bölgeleri adeta süpürüldü. Evler temellerinden koparak sürüklendi. İnsanlar uykularında yakalandı.
Dönemin gazetelerinde geçen cümleler hâlâ insanın içini ürpertir:
“Çocuklar yataklarında boğuldu.”
“Evler sel sularıyla birlikte sürüklendi.”
“Sabaha karşı çığlıklar duyuldu.”
Bu bir yangın değildi. Alev yoktu. Duman yoktu.
Ama sessiz bir ölüm vardı.
Resmî rakamlar hiçbir zaman netleşmedi. Kimi kayıtlarda 50’nin üzerinde can kaybından söz edilir, kimi tanıklıklar çok daha fazlasını anlatır. Ama değişmeyen bir gerçek vardır: Ölenlerin büyük bölümü, şehrin kenarında, dere yatağı olduğu artık unutulmuş alanlarda yaşayan yoksul insanlardı.
Sel, Ankara’nın merkezini değil;
Ankara’nın görmezden geldiklerini vurdu.
Vilayet ve belediye kayıtlarında felaket sonrası aynı cümle tekrar edilir: “Zarar büyük.”
Ama bu “zarar”ın nedenine dair gerçek bir yüzleşme yoktur. Çünkü yüzleşme, şu soruyu sormayı gerektirir:
Bu insanlar neden oradaydı?
Dereler neden bu hâle getirilmişti?
1957 seli, Ankara’nın plansız büyümesinin en çıplak göstergesidir. Demokrat Parti döneminde hızlanan göçle birlikte şehir genişlemiş, gecekondu kuşakları derelerin çevresine doğru yayılmıştır. Ama mesele sadece yoksulluk değildir. Mesele, kentin doğayla ilişkisini inkâr etmesidir.
Dereler kapatılmıştır. Taşkın yataklarına yapılar yapılmıştır. Yağmur suyu altyapısı yoktur. Şehir, suyu düşman bellemiş; onu yer altına gömerek kurtulacağını sanmıştır.
1957’de su, bu yanılgının cevabını vermiştir.
Bu felaket neden bu kadar çabuk unutuldu?
Çünkü sel, rahatsız edicidir. Kahramanlık üretmez. Anıt dikilmez. Yangın gibi “yeniden doğuş” hikâyesine kolayca eklemlenmez. Sel, ihmali, sınıfsal eşitsizliği ve yönetim hatalarını açık eder.
O yüzden 1957 seli, resmî anlatıda hep küçük bir parantez olarak kaldı. Oysa bu felaket, Ankara’da modern şehircilik tartışmalarının başlamasına neden olan en sert kırılmalardan biridir.
Bugün Ankara’da her şiddetli yağmurda aynı korku yaşanıyorsa; alt geçitler suyla doluyor, yollar kapanıyor, Hatip Çayı hattı hâlâ risk üretiyorsa, bilinmelidir ki 1957 bitmemiştir.
Sadece şekil değiştirmiştir.
Ankara önce yandı.
Sonra boğuldu.
Ve her iki felaket de bize aynı şeyi söylüyor:
Bu şehir, hafızasını bastırdıkça aynı acıları yeniden yaşıyor.