Ankara’ya kış yakışıyor.
Kuğulu Park’ta suya düşen soğuğun sessizliği, kuğuların ağır ağır süzülen haliyle birleşince şehir bir anlığına duruyor, nefes alıyor. Zaman yavaşlıyor; sesler kısılıyor. Ankara, kendini dinlemeye başlıyor.
Tunalı’da kaldırımlar daha ağır adımlarla aşınıyor. Vitrin ışıkları soğuğu kırmıyor belki ama insanın içini ısıtan tanıdık bir his bırakıyor geride. Kızılay’da kar başka hiçbir yerde olmadığı kadar gerçek: Kirleniyor, eriyor, eksiliyor ama vazgeçmiyor. Sokaklar beyaza büründüğünde Ankara daha az konuşuyor, daha çok anlatıyor. Bu şehrin karlı sokaklarında acele yok; ayak izleri bile temkinli, hatta biraz düşünceli.
Ankara kışın güzelleşmiyor aslında. Kış gelince kendisi oluyor.
Soğuk arttıkça şehir kabuğuna çekiliyor; ama tam da bu yüzden samimileşiyor. Sabahın erken saatlerinde otobüs duraklarında bekleyen insanlar, birbirine bakmadan aynı üşümeyi paylaşıyor. Eldivenlerin içine saklanan eller, ceplerde taşınan küçük sabırlar var. Ankara’da kış, insanları yan yana getirmenin en sessiz yolu.
Akşam çöktüğünde sokak lambalarının altında yağan kar, şehri olduğundan daha sakin, daha dürüst gösteriyor. Gürültü bastırılıyor, fazlalıklar örtülüyor. Geriye sadece yürüyenler, bekleyenler ve düşünenler kalıyor. Belki de bu yüzden Ankara kışın hatırlanıyor; çünkü bu şehir en çok susunca kendini anlatabiliyor.
Ve insan, tam da bu yüzden, başka şehirlerdeyken bile bu soğuğu, bu sessizliği, bu tanıdık ağırlığı arıyor.