Cumhuriyetin ilanı yalnızca bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda topyekûn bir dönüşümün başlangıcıydı. 1923’teki bu kopuş, yalnızca saltanatı ve hilafeti tarihe gömmekle kalmadı; yüzyıllardır ayrıcalıklı zümrelerin belirlediği bir toplumsal düzeni de yerle bir etti. Yeni rejim, halkın iradesine dayalı bir sistem inşa etmeye çalışıyordu ama bu irade henüz örgütlü bir halkı doğuracak kadar olgunlaşmamıştı. İşte bu boşluk, bir süreliğine “tek parti” ile doldurulacaktı.
Kurucu Parti: Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Misyonu
Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde kurulan Halk Fırkası, 1924’te “Cumhuriyet Halk Fırkası” adını aldı ve Cumhuriyet rejiminin kurucu omurgası hâline geldi. Parti yalnızca siyasal bir yapı değildi; aynı zamanda halkı modernleştirme görevini de üstlenen ideolojik bir aygıttı. Halkevleri’nden Köy Enstitülerine, Serbest Fırka denemelerinden beş yıllık kalkınma planlarına kadar atılan her adım, aslında halkı hem bilinçlendirme hem de “yeni rejime hazırlama” amacını taşıyordu.
CHP, bu dönemde devleti ve toplumu iç içe örgütledi. Meclisteki vekillerin tamamı partiden seçiliyor, valiler aynı zamanda parti başkanı oluyordu. Bu birleşim, totaliter bir yapının tohumlarını taşıyordu belki ama aynı zamanda bir zorunluluğu da temsil ediyordu: Halk iradesi, henüz çok sesli bir siyasal düzlemde kendi temsilcisini yaratacak güçte değildi. Bu nedenle “tek seslilik”, bir süre için “toplumsal eğitim” biçimine dönüştürüldü.
Alternatif Seslerin Kısa Ömürlü Yankısı
1924’te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve 1930’daki Serbest Cumhuriyet Fırkası denemeleri, bu tek sesliliğe duyulan erken rahatsızlıkların işaret fişeğiydi. Ancak her iki girişim de kısa sürede ya rejim karşıtlığıyla ya da irtica şüphesiyle bastırıldı. Bu durum, muhalefetin sistem içinde değil, sistem karşıtı bir pozisyonda algılandığını ve dolayısıyla henüz “makul muhalefet” fikrine hazır olunmadığını gösteriyordu.
Mustafa Kemal, özellikle Serbest Fırka denemesi sırasında karşılaştığı yoğun halk ilgisini yakından izlemiş, ancak sürecin rejim aleyhine bir mecraya kayma ihtimaline karşılık bu deneyimi kendi elleriyle sonlandırmıştır. Bu tavır, bir yandan demokratik olgunluğa inancı gösterse de, diğer yandan rejimi henüz kırılgan gördüğünü ve korunması gereken bir “kurucu moment” olarak değerlendirdiğini de ortaya koyuyordu.
İkinci Dünya Savaşı ve Dönüşen Toplumsal Talepler
1939’da başlayan İkinci Dünya Savaşı, Türkiye’yi doğrudan savaşa sokmasa da, içeride önemli ekonomik ve toplumsal kırılmalara yol açtı. Varlık Vergisi, toprak ağalığı tartışmaları, askerlik yükümlülüğü gibi uygulamalar; özellikle taşra ve burjuvazi kesimlerinde devlete karşı bir mesafe doğurdu. Bu uzaklık, aynı zamanda “yeni bir söz” ihtiyacını da beraberinde getirdi.
1945’te savaş sona erdiğinde, dünyada artık demokrasi dışı yönetimlerin meşruiyeti kalmamıştı. Türkiye’nin Batı ile olan ilişkilerini sürdürebilmesi, Marshall Planı’ndan yararlanabilmesi ve yeni dönemde NATO gibi ittifaklara girebilmesi için “çok partili rejime geçiş” bir tercih değil, zaruret hâline gelmişti.
1946: Kağıt Üstünde Çok Parti
Resmî çok partili hayat, 1946’da Demokrat Parti’nin kurulmasıyla başladı. Ancak bu geçişin ilk yılları, hâlâ tek parti reflekslerinin ve devletin siyasi mühendisliğinin gölgesindeydi. Açık oy-gizli sayım gibi uygulamalar, iktidarın el değiştirmesi değil, rejimin yeni duruma adaptasyonu olarak görülüyordu.
Yine de Demokrat Parti, beklenenden çok daha kısa sürede büyük bir toplumsal desteğe ulaşarak 1950’de iktidarı devraldı. Bu gelişme, halkın siyasal iradesini yalnızca CHP değil, farklı adreslerde de ifade etmeye başladığını gösteriyordu. Kısacası tek parti dönemi, yerini çok partili hayata bırakırken arkasında örgütlenmiş bir halk, eğitilmiş bir seçmen ve devletle kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlayan bir yurttaş profili bırakıyordu.
Kısa Bir Yolu Uzun Bir Zamanın İçinden Geçerek
Türkiye’de çok partili rejime geçiş, siyasal tarih bağlamında oldukça kısa sayılabilecek bir sürede gerçekleşti. Eğitim düzeyinin düşük, sanayileşmenin sınırlı, siyasi örgütlenme tecrübesinin zayıf olduğu bir toplumda, yalnızca 25 yıl gibi bir zaman dilimi içinde seçimle iktidar değişebildi. Bu durum, Anadolu toplumunun siyasal modernleşmeye sanıldığından daha yatkın bir zemine sahip olduğunu gösterdiği gibi; rejimi kuran iradenin, toplumu bu geçişe hazırlamakta gösterdiği mühendisliği de işaret eder.
Ancak şimdi sormamız gereken asıl soru şudur: Eğer Anadolu gibi ağır toplumsal koşullara sahip bir ülkede demokrasiye bu kadar hızlı geçilebildiyse, neden aynı yüzyılda ve çok daha yüksek üretim, eğitim ve kurumsallık seviyesine sahip Amerika Birleşik Devletleri'nde bu geçiş 150 yıla yayılan sancılı bir süreci gerektirdi?
Bu sorunun cevabını ise bir sonraki yazımızda, şu başlık altında ele alacağız:
AMERİKAN DEMOKRASİ DENEYİ: KURUCU BABALAR, İÇ SAVAŞ VE 150 YILLIK ARAYIŞ