Ana Sayfa Röportaj - özel Haber Yerel Gündem Yaşam Spor Magazin Eğitim Sağlık Teknoloji Videolar
Sahurda kahvaltı yapın, süt için!
Sahurda kahvaltı yapın, süt için!
Kırım Tatar Sürgünü 75’inci yılında anıldı
Kırım Tatar Sürgünü 75’inci yılında anıldı
Ankara Üniversitesi ve TÜSİAV’dan “VAKIFLAR HUKUKU PANELİ”
Ankara Üniversitesi ve TÜSİAV’dan “VAKIFLAR HUKUKU PANELİ”
Yeni Mucize ‘siyah sarımsak’
Yeni Mucize ‘siyah sarımsak’
ATAMIZ 100 YAŞINDA “YAŞASIN MİLLİ MÜCADELE YÜRÜYÜŞÜ”
ATAMIZ 100 YAŞINDA “YAŞASIN MİLLİ MÜCADELE YÜRÜYÜŞÜ”

YİĞİT CANDEMİR

Elinde Kalem Olan Bir Adamın Hikayesi (1)
15 Mart 2019 Cuma

“…Bugüne kadar ne zaman anlatamasa ne zaman anlaşılmasa ne zaman yalnız kalsa ne zaman mutlu olsa her zaman kalemlerine sığınırdı genç adam. Garip bir şekilde “Kalem kılıçtan keskindir.” sözünden dolayı kalemleri çok etkileyici buluyordu. Bu söz aslında kalemleri övmek için söylenmemiş olmasına rağmen bu onu çok etkiliyordu. Ve bir kalemin yaratabileceği değişimleri birinci elden gözleyince de bu artık onun tutkusu haline gelmişti. Daha kendini tanımaya başladığı andan itibaren hep defterlerinin arkası çizimlerle dolu oluyordu, belli bir anlam ve kompozisyon taşımayan, sadece canı istediği için yaptığı çizimlerle. Bazen bir kuş, bazen bir örümcek (ki örümceklerden çok korkmasına rağmen onları çizmeyi severdi), kimi zaman bir kulübe; yaz-kış gözetmeksizin bacasından duman çıkan. Belli bir duygudan dolayı değil de sadece öyle istediği için yaptığı çizimleri ona her zaman dünyanın en güzel çizimleri gibi gelirdi. Çünkü üzgün olduğunda çizim yaparsa, mutlu olduğunda o çizime bakıp üzülüyordu, mutlu olduğunda yaptığı çizimlerine bakarsa, her daim mutluluğu onlarda arayacaktı. O en iyisi canı istediği zaman yaptığı çizimleri sevmeyi tercih etti. Ki bu karar kendi içerisinde çizim yolunda verdiği en doğru kararlardan birisiydi…” 
 O sabah gördüğü rüyada sanki birileri hayatını kitap haline getirmiş gibi hissetti. Noktasına, virgülüne, her satırına özenle kendi hayatı işlenmiş, kapağı renkli mi renkli bir kitap. Umarım birileri bir gün kitabını yazardı da kendisini anlatmak zorunda kalmazdı kimselere. Bu hissettiği durum biraz da Oğuz Atay’ın şu sözüne benziyor “beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum.”  Ne birilerine kendini anlatacak ne de birileri tarafından anlaşılmayı bekleyecek bir durumda hissetmiyordu kendisini. Yalnızca yaptığı şeyleri kendi içerisinde mükemmel hazza ulaştırmak istiyordu hepsi bu. Bunu kimse sağlayamıyordu, kimseden bunu isteyemiyordu da. Kafası kendi mücadelesiyle çok meşguldü. Sabah uyanır uyanmaz yaktığı son sigarasını tavana bakarken içmeyi unutabilecek kadar hem de. Daktilosunun başına geçti, yeni bir kâğıt geçirdi daktilosuna ve sanki Chopin’den bir melodiymiş gibi sesler çıkartan klavyesinin ahengine bıraktı kendisini. Bütün harflerin yerini ezberlemişti artık, gözü kapalı yazabiliyordu. Arka fonda çalan müziğe eklenen daktilo sesini kendisine bir marş ilan etmiş ve onu nereye sürüklerse oraya gidiyordu parmakları. Hiç düşünmüyordu daktilonun başına geçtiğinde ne yazacağını. Çünkü garip bir biçimde parmakları klavyede fütursuzca gezinirken kendisi de okumuyordu ne yazdığını. Neler saçmaladığını veya ne gibi harikalar döktüğünü hiç düşünmeden, kimsenin beğenisine ve gülümsemesine muhtaç kalmadan ruhu ve gönlü ne istiyorsa onları yazıyordu. Ona göre doğrusu buydu çünkü. Bu şekilde kendini gerçek manada rahat hissedebiliyordu. Bir kuş gibi özgür ve sahipsiz. Sanki yazarken ellerinden ‘ilham perisi’ dediğimiz küçük hınzır tutuyordu da o kendisini sadece onun hükmüne bırakıyordu. Küçük kanatlarını çırparak yanında duran şeyi göremiyordu ama hissedebiliyordu. Bu yüzden bazıları ona deli diyordu, ama pek de umurunda değildi bu durum... Her zaman garip bir biçimde seçtiği şarkının 4. veya 5. tekrarında biterdi yazacakları. İlham perisi başkalarının omzuna konmaya gider, müzik biter, daktilo susar ve geriye çekilip yazdıklarına bakar. Ve hiç sekmez her seferinde ‘ben ne ara bu kadar yazdım? Ne ara bunu yazmışım buraya’ gibisinden düşüncelerle bir yarım saat mücadele ederdi. Yıllar süren bir amaçsızlığın ve gereksiz gayretin sonucunda beyninde aynı anda 3-4 şeyi düşünme gibi bir durum oluşmuştu. Fiziksel sebeplerin dışında süregelen baş ağrısını da buna bağlıyordu ama yapabileceği bir şey yoktu. Bu ona arsız bir zevk veriyordu. Sanki onun kendini tatmin etme şekli yazdıkları, çizdikleri ve düşündükleriymiş gibi. Yazmanın dışında çocukluğundan beri cebinde hep kalem taşırdı, bir yerlere bir şeyler çizebilmek için. Tabiatı böyleydi sanırım, bu dünyaya bir şeyler bırakmak için yaratılmış gibi hissediyordu kendini. Kimse hatırlamasa, kimse okumasa, kimse bakıp görmese bile kendisi bu dünyaya kalıcı bir şeyler bırakabilmiş olmanın tarifsiz zevkini damarlarında hissettikçe yaşadığını fark ediyordu. (En azından o böyle bakıyordu olaya.) Yazmayı bıraktığında bir şeyler çizmeye başlar, yine aynı şekilde ama bu sefer farklı bir şarkıyı açar ve çizmeye başlardı. Bu sefer de ona ötekiyle hiç alakası olmayan diğer ilham perisi eşlik eder ve kaleminden tutmaya başlar, o da kendisini onun kıvrak hareketlerine bırakırdı. Bazen kendi kendine ilham perisiyle kavga eder, belki günler belki haftalar süren çalışmalarını beğenmez yırtıp atardı genç adam. Çünkü o mükemmelliği veya kusursuzluğu aramıyordu. Kendi içerisinde yaşadığı doyumsuz sanat aşkını tatmin etmeye çalışıyordu ve beğenmediğine başında geçirdiği saatleri hiç umursamadan yırtıp atabiliyordu. Bu kimi zaman başkaları tarafından “saçma, delice, abartı, şov vb.” şeyler olarak adlandırıyordu ama kime ne ki? Bu sonuçta kendi kararıydı ve bu kararın daima arkasındaydı. Bu yüzdendi zaten ondan istenildiği zaman çizememesi. Bu bir tavuğa “hadi yumurtlasana bir kere” demek gibi bir şey. Sanki hayatında hiç çizmemiş, hiç yamamış gibi hissediyordu birileri ondan anında çizmesini ve yazmasını istediğinde. Oysaki o bunu sadece canı istediğinde ve keyfi yettiğinde yapabileceği bir tutku olarak benimsemişti. İnsanlar bunu hiç anlamadı ve anlamamakta ısrar etti... 
Bilginin, bilimin, ilimin ,sanatın, insanlığın, kibarlığın, açık fikirliliğin ve güzel hatalardan çıkarılan acı tecrübelerin ışığında ilerlemeniz dileğiyle... 

Önceki sayfa   Sayfa başına git  
YORUMLAR
 Onay bekleyen yorum yok.

Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.
Neleri kabul ediyorum: IP adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle paylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
 

Bu haber henüz yorumlanmamış...

FACEBOOK YORUM
Yorumlarınızı Facebook hesabınız üzerinden yapın hemen onaylansın...
ZAFER GAZETESİ
YAZARLAR
AHU TÜZÜN DEMİRDAMAR
AHU TÜZÜN DEMİRDAMAR
Hayatın Kanunu; Denge
FERDA HEKİMCİ
FERDA HEKİMCİ
Ulusal Süt Konseyinde Neden Hala Tüketicinin Adı Yok ?...
AYHAN DEMİR
AYHAN DEMİR
Adalet Konusunda Dünya Sözleri
HAKAN KOÇ
HAKAN KOÇ
Yan Gelir
AYŞE GÜLÇİN İLHAN
AYŞE GÜLÇİN İLHAN
Küçük Ev’in Çocukları
MUSTAFA AYDEMİR
MUSTAFA AYDEMİR
Kutlu Payaslı (Sanatla Geçen Yıllarım) (4)
ÇOK OKUNANLAR
ARŞİV
ÇOK YORUMLANANLAR
Ana Sayfa Röportaj - özel Haber Yerel Gündem Yaşam Spor Magazin Eğitim Sağlık Teknoloji
KünyeHakkımızda KünyeKünye İletişimİletişim FacebookFacebook TwitterTwitter Google+Google+ RSSRSS Sitene EkleSitene Ekle Günün HaberleriGünün Haberleri