Ana Sayfa Politika Ekonomi Röportaj - özel Haber Yerel Gündem Yaşam Spor Magazin Kültür-Sanat Eğitim Sağlık Bilim - Teknoloji Videolar
Başkent derbisinin kazananı: Ankara Keçiörengücü
Başkent derbisinin kazananı: Ankara Keçiörengücü
Cüneyt Çakır'a UEFA'dan görev
Cüneyt Çakır'a UEFA'dan görev
Kaftancıoğlu'ndan yeni açıklama!
Kaftancıoğlu'ndan yeni açıklama!
Esnafların kendi içinde dayanışması lazım
Esnafların kendi içinde dayanışması lazım
Akşener, yeniden  İYİ Parti Genel Başkanlığı'na seçildi
Akşener, yeniden İYİ Parti Genel Başkanlığı'na seçildi

AHSEN ARAL UYAR

Bilim Kurgu Göçmenleri
15 Eylül 2020 Salı

Ben de bilimkurgu okumayı ve seyretmeyi çok severim. Hele ki Netflix’ in kıyamet dönemi kurgu filmlerini, “Corona effect” e rağmen hâlâ çok severek izliyorum. Çünkü o filmleri seyrettikten sonra hayatım gözüme o kadar güzel geliyor ki sabah uyandığımda kendimi çok şanslı hissederek bir gün öncekinin aynısı olmasına rağmen günümün her bir standart eşlikçisine şükrediyorum. Hatta bir de bilimkurgu senaryo yazıyordum, konusu yine dünya üzerinde insan neslinin tükenişe yaklaştığı günlerle ilgili idi, ama yazmayı bıraktım, tamamlamayacağım da. Vazgeçme nedenim Korona virüsü veya “akla gelen başa da geliyormuş” klişesi değil, senaryonun bir yerinde iken aniden kafama dank eden bir gerçek yüzünden…
Benim senaryomda da dünyada ekonomik ve sosyolojik sistem iflas etmişti, ben çocuğum, annem ve eşimle birlikte yaşadığımız yerden koparak virane bir yere sığınmış ve hayatta kalmaya çalışıyorduk. Evimiz, şehir, ülke, sahip olduğumuz her şey yok olmuştu, para gibi bir kavram da kalmamıştı. Bu felaket sırasında yeni normalin yöneticisi oluveren insanlar kendilerine korunaklı bir bölge yapmışlar ve etrafını sıkı sıkı çevirmişlerdi, dışarıdaki bölgeden sadece yüksek zekalı kişileri veya sanatçıları, o da çok ince eleyip sık dokuyarak kabul ediyorlardı. Ben korunaklı bölgeye girebilen kişilerden birisi olmayı başarmıştım, bu sayede ailemi hayatta tutacak bir yer ve düzenli yiyecek elde edebiliyordum. Yüksek zekâm (?) ve analitik dehamla (?) eşimi, çocuğumu ve annemi güvene alabilince dünyanın perişan haldeki geri kalanında ailemin diğer fertlerine birer birer erişerek onlarla yeniden bir araya geliyor ve hep birlikte hayatta kalmanın yollarını arıyordum. Ayrıca senaryomda korunaklı bölge insanları arasında ortaya çıkan sınıf farkına olan gizli düşkünlükler, insan doğasının dünyanın çöküşü sırasında bile yenemediği bencillik ve şiddet dürtüsü, içimizdeki Tanrı-Şeytan-Melek çatışması gibi bir sürü sosyal psikolojik konularda ahkam kesiyordum. Sonra apansızın farkına vardım ve senaryoyu yazmayı bıraktım, hatta bilgisayarımdan sildim. 
Pek çok kıyamet dönemi bilimkurgusunun ortak noktası olması veya aslında fena halde bilindik bir hikâye yazıyor olmam nedeniyle senaryoma sinir olmamıştım (Hemen “Sabahtan beri yazdığın şey Colony dizisiydi zaten” demeyiniz, her senaryonun bir değeri vardır, ayrıca ben Colony dizisinden önce yazmaya başlamıştım, onlar daha çabuk davrandı). Fark ettiğim şey şuydu ki; ben bir bilimkurgu falan değil, sıradan bir göçmenin gözlerinden onun şu anki dünyasını yazıyordum. Corona patlamadan evvel, kestirmeden gitmek için Dikmen vadisinin içinden arabayla geçerken kış günü yıkık dökük evlere sığınmış perişan haldeki göçmenlerin arasında bir çocuğun bize uzun uzun bakışından sonra Ümitköy’ de bir restoranda oturup yemek yerken aklıma gelmişti bu. O an benden deri topu yarım saat uzaklıktaki o sefaletten o çocuk çıkıp gelse, tabağındakinin yarısını bile yemeyip geri gönderen bizlere, etrafındaki bolluğa, sıcak ve rahat hayata şöyle bir baksa, kendi çektiği eziyetin nedenini, elimizi uzatsak ona dokunabilecekken neden onu içinde bulunduğu o sefillikten çekip almadığımızı hiç anlamayacaktı. Ben Netflix yayıncıları tarafından fark edilmesi hayalini kurduğum bir bilimkurgu değil, burnumun dibindeki bir göçmenin hayatını yazıyordum. Bizim hayatlarımız o çocuk için gerçek bir bilimkurgu idi, muhtemelen bize bakarken benim senaryoma benzer hayaller kuruyordu.  
Göçmenleri çok konuştuk ve tartıştık. Kendi içimizde, arkadaş çevrelerimizde görüş farklılıklarına düştük. “İki lokma ekmeğimiz var, neden onlarla bölüşmek zorundayız” diyenler çok oldu. Olayı faşizme götürüp Suriyelileri dövmeye çalışan da çıktı, kendi Türk fakirlerimizi görmezden gelerek bütün imkanlarını Suriyelilere harcayan da… Suriyelilere yardım ettik diye sevdiğimiz arkadaşlarımız kendi insanımıza, kendi fakirimize sahip çıkmamakla suçladı bizi. İki uçta dolaşır oldu insanlar! Sonra Corona patladı, herkes kendi derdine düştü, şimdilerde Suriyelileri aklına getiren yok. Avrupa kapıları şu an yeşil pasaportlularımıza bile kapalı, velev ki göçmenleri alsınlar… 
Elbette ki kendi fakirlerimiz, muhtaçlarımız canımızdır. Fakat iyiliğin sırası yoktur. “Önce fakir ve işsiz Türklere yardım edelim, sonra Suriyelilere sıra gelince onlara da elimizi uzatırız” diyemeyiz. Elimizin ulaşacağı yerde, gözümüzün önünde olan trajedileri din, dil, ırk, mezhep ayrımı nedeniyle sıralamaya koyamayız ve aynı yerdeki iki muhtacı birbirinden ayıramayız. Hayatın her alanında seçicilik olduğu, eşitlikçi öğretiler ile davranışlarımızı disipline etmiş olsak bile ruhumuzun derinliklerinde bir yerde sıkı bir ayrımcının yaşadığı gerçektir, fakat gerekirse kendi kişiliğimizle bile mücadele ederek doğruyu yapmaya çabalamak esastır. 
Evet Suriyeliler keşke ülkemize hiç gelmeselerdi, keşke kendi ülkelerinde güven içinde yaşasalardı. Ama ülkede bir iç savaşın kopması, gavur Yunan’ın değil komşu köyde yaşayan insanın sizin ailenizi öldürmeye gelmesi durumunda ne yapabilirsiniz? Evlatlarınızı, akrabalarınızı ve taşıyabildiğiniz eşyanızı sırtınıza alıp en azından çocuklarınızın ölüm tehlikesi altında olmayacağını bildiğiniz bir yere gitmeye çabalamaz mısınız? Cevabınız bu durumun sizin başınıza gelmeyeceği mi? Siz asla göçmen olmaz mısınız? Güvenli evinizde, düzenli ödediğiniz taksitlerinizle, ekmeği ve gazeteyi kapınıza 10 dakika geç geçirdiği için surat astığınız kapıcınızla yaşarken, Suriyelilerin yaşadığı şeyin sizin veya evlatlarınızın karşısına çıkmayacağına kesinlikle emin misiniz? Hayatın getireceklerinden veya götüreceklerinden hiçbirimiz emin olamayız. Allah muhafaza 16 Temmuz 2016 sabahı ülkemizde güneş bir başka türlü doğsaydı bizde de iç savaş çıkacaktı. Ve her iç savaşta göçmen kavramı oluşur. Biz büyük bir tehlike atlattık, Suriyeliler atlatamadı. Bu yüzden onları yok sayamayız.

Önceki sayfa   Sayfa başına git  
YORUMLAR
 Onay bekleyen yorum yok.

Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.
Neleri kabul ediyorum: IP adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle paylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
 

Bu haber henüz yorumlanmamış...

FACEBOOK YORUM
Yorumlarınızı Facebook hesabınız üzerinden yapın hemen onaylansın...
ZAFER GAZETESİ
YAZARLAR
Tüketicinin Sesi        -     FERDA HEKİMCİ
Tüketicinin Sesi - FERDA HEKİMCİ
Hak, Hukuk, Demokrasi ve Maske...
AHU TÜZÜN DEMİRDAMAR
AHU TÜZÜN DEMİRDAMAR
Hayat Yaşamak İçindir!
SELEN YEDİER
SELEN YEDİER
Evcil Hayvan Sahibi Olmanın Faydaları
YİĞİT CANDEMİR
YİĞİT CANDEMİR
En Hızlı Koşu
FATMA GÜL ÖZDOĞAN
FATMA GÜL ÖZDOĞAN
Nobel Ödüllü İlk Kadın ‘Marie Curie’ Sinemalarda
AYHAN DEMİR
AYHAN DEMİR
Türkiye’nin Elektrik Gücü Kapasitesi 20 Yılda 3 Kattan Daha Fazla Arttı
ÇOK OKUNANLAR
ARŞİV
ÇOK YORUMLANANLAR
Ana Sayfa Politika Ekonomi Röportaj - özel Haber Yerel Gündem Yaşam Spor Magazin Kültür-Sanat Eğitim Sağlık
KünyeHakkımızda KünyeKünye İletişimİletişim FacebookFacebook TwitterTwitter Google+Google+ RSSRSS Sitene EkleSitene Ekle Günün HaberleriGünün Haberleri